Gelinen bu aşamada Türkiye toplumunun(Türk-Kürd-Çerkez-Arap-Laz vb. ulusların ve ileri inanç sahibi Alevilerin-Ateist-Deistlerin ) bir bütün olarak İslamiyet’in etkisi altında kaldığını görüyoruz. Bu etkiyi sürdürülebilir kılan ve geliştiren temel ise Diyanet İşleri Başkanlığının varlığıdır. Din ile devlet işlerinin ayrılmamasının yani şeriatın bu üst yapı kurumunun devletin beynine yerleştirmesiyle toplumumuz bugünkü içler acısı duruma gelmiştir. Yani toplumun çürüdüğünü gösteren sayısız örnekleri verebiliriz: Organik(veya bio) gıdalar yerine ‘helal’ ürünler, her konuşmanın başına allah referansı, depremleri bir hareketiyle durduran dini liderler, çocukların ve kadınların istismarının İslami kaynaklı savunulması, yolsuzlukların İslamiyet nedeniyle haklı görülmesi gibi vb. vb.
Peki, İslamcı ve dinci hareketler ile ilişkide doğru olan tavır nedir? Dini inanç sahibi kesimlerin hak ve özgürlük mücadelelerini toplumsal olarak kayıtsız ve şartsız desteklemek değil, aksine din amaçlı her isteğin kişisel özgürlükler çerçevesinde ele alınması gerektiğini yani laiklik ilkesine göre çözümlenmesini istemek gerekmektedir. Bunu bir örnekle açıklarsam daha iyi anlaşılacaktır. Laiklikte temel olan ilke dini, devlet ve dünya işlerinden uzak tutmak, daha doğru bir tanımla din dışı yaşamı(seküler) koruma altına alacak laiklik ilkelerini alışkanlık ve yasa haline getirmek olarak açıklayabiliriz. Bu açıdan dini inanç sahipleri şiddete başvurmadıkları, kimseye baskı ve zorlama uygulamadıkları ve de laik yasalara uymaları koşuluyla inançlarında ve eylemliklerinde tamamen serbest olmalıdırlar. Burada gözeteceğimiz temel kıstas, devletten ve kamudan dini amaçlı siyasi hedefleri için hiçbir destek almamaları, ortak ve örgütlü hareket etmemeleridir. Bu anlaşılır ilke, ne yazık ki, Diyanet İşlerinin devletin bir parçası olması nedeniyle, bahsettiğim ilkeler çerçevesinde pratikte uygulanamaz haldedir.
Sonuçta; ülkemizdeki doğru adım, yukarıdaki tespitlerimizin ışığında: dini inanç sahiplerinin toplu ve birlikte siyasi hiçbir hareketi desteklenmemeli ve siyasetle örgütlü olarak ilgilenmeleri yasal olarak ağır suç teşkil etmelidir. Bu tavrın püf noktası, binlerce yıllık burjuva sınıfın mücadelesi sonucu ortaya çıkan laiklik ilkesi ve ruhunun buna dayanması yani dinin devlet ve sivil yaşama bulaşmamasıdır. Bu sorunu Batı Avrupa, bu ilkeyi uygulayarak çözmüş bulunuyor. Bizim ülkemizde ise durum yukarıda da açıkladığım gibi laiklik ilkesi uygulanmadığı için, her şey Arapsaçına dönmüş durumda. Eğer ülkemizde laiklik ilkesi geçerli olsaydı, inanç sahiplerinin uğradıkları herhangi bir haksızlık söz konusu olduğunda bunun çözüm yeri yasalar olacaktı. Dolayısıyla onların birileri tarafından desteklenmeleri(örneğin devlet veya aydınlar) söz konusu olmayacağı gibi, ayrıca onların mağduriyetini istismar eden herhangi bir siyasi parti ve iktidarın varlığı da mümkün olmayacaktı. Bu açıdan bizim gibi laiklik ilkesinin uygulanmadığı yani seküler yaşamın güvence içinde olmayan ülkelerde uyulması gereken temel yaklaşım; İnanç sahibi kişilerin tüm istek ve talepleri, toplu ve örgütlü olduğu durumlarda(ki bu onların siyasi İslam Hareketi olduğunun göstergesidir) desteklenmemeli fakat kişisel olan tüm talepleri yerine getirilmelidir. İnanç sahiplerinin ortak ve topluca olan hareketlerinin inanç olmaktan çıktığı, siyaset olduğu, dolayısıyla da demokratik bir içerik taşımadığı artık bilinmelidir.
İşte aydınlarımızı yarı aydın hale getiren işin püf noktası budur. Bu açıdan temel yaklaşım: inanç sahiplerine devletten bağımsız veya siyaset içermeyen, tüm kişisel dini taleplerine sınırsız özgürlük ve destek, fakat her siyasi girişimlerine karşı olmak, temel yaklaşımımız olmalıdır.
Bu yaklaşımı da örnekleyerek noktayı koyalım:
Bir kişi inancına uygun giyinebilir ve kimsenin özgürlüğünü sınırlamayacak şekilde dini inancını içeren davranışlar sergileyebilir. Burada sınırı belirleyen burjuva laiklik ilkesidir: kişi inancına uygun adımlarını, başkalarının özgürlüğünü tehdit etmediği müddetçe, kişisel olarak, istediği şekilde savunabilir ve propaganda edebilir. Yani toplu halde gösteriler yapamaz. Yasa dışı etkinlikler( dini eğitim, Kuran kursu vb. gibi) düzenleyemez. Ne var ki devletten yardım almadan ama yasalara dayanarak, inanç sahipleri kendi Diyanet işlerini, dini kurumlarını(cami-dini eğitim okulları vb.) kurabilir. Tabii tüm bu çalışmalar burjuva Cumhuriyeti ve ya proleter Cumhuriyeti tehdit etmeyen, sırf dini amaçlı ve de yasal denetim altında yapılabilir. Burjuva devriminin insanlığa kazandırdığı bu ilkeye laiklik denmektedir. Ve proletarya iktidarı da bu inancın tüketilmesini doğru şekilde yönetmek zorundadır. Bu da ancak; baskı ve şiddet ile değil, inanç sahibi insanlarının gerçek anlamda özgür olacakları bir sistemle mümkündür. Bu sisteme de seküler yaşam denmektedir.
Özetle insanlar, dünyevi yaşamlarını(seküler yaşamlarını) ancak yukarıda açıkladığım anlamda laiklik ilkesi varsa koruma altına alabilirler. Bir başka anlatımla: Uhrevi(dini) ve dünyevi(seküler) yaşamı güvence altına alan ilke laikliktir. İşte bu nedenle ülkemizdeki laiklik yasasının laiklik ilkesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bizdeki uygulama, Osmanlıdaki laikliğin Cumhuriyet şartlarına uydurulmuş bir kopyasıdır. Onun için şeriatçılar-tarikatlar vb. fanatik dini örgütler Cumhuriyet sisteminde iktidara gelebiliyorlar.
Tüm aydınları ve kendine solcu ve laik diyenleri, kendi kazanlarına odun taşımalarına son vermeye çağırıyorum!