MAHMUT BOYUNEĞMEZ’İN ANTİ-MARXİST ULUS ARAŞTIRMASI

M. Boyuneğmez’in ‘Marksist araştırmalar’ başlıklı sitede kaleme aldığı Ulus başlıklı yazısı, Marxistler açısından oldukça ilginç.   

Yazı, Ulus kavramıyla ilgili “her gün yeniden üretilmesi gereken bir “milli kimlik” ve “milli bilinci” içerdiği sonucuna varmış. Özetle  “Ulusal” ya da “milli” değerlerin, duygulanımların, davranış kalıplarının ve fikirlerin işlevi, kapitalist siyasal iktidarın yeniden üretimine katılmak, bu iktidarın sürdürülmesini sağlamaktır.” diyerek Ulus kavramını burjuvazinin çizdiği sınırlar içerisinde tarif etmeye çalışmış.

Ayrıca ulus bilincini, devlete ve siyasi iktidara bağlılık kavramıyla açıklayarak, egemen sınıf burjuvazinin sadece çarpıttığı ulus tanımına eşlik etmemiş, aynı zamanda pratikte de onların peşinden giden bir yol da çizmiş: “Bir ülkedeki siyasal iktidara bağlanmayı sağlayan başlıca ideolojik kümelenme, ulus bilincidir. Ulus günümüzde, kapitalist devletin siyasal egemenliği altında yaşayan insan topluluğudur.”

Son cümlesinde ise: “Gelecekte ise, sosyalist devlete bağlanan üreticilerden oluşacak toplumu anlatır.” diyerek zevahiri kurtarayım derken vazoyu tümden kırmış. Hâlbuki ulusların gelecekte “sosyalist devlete bağlanan” topluluklar değil, aksine proletarya diktatörlüğü anlamında geçici olarak var olan devletin bizzat gönüllü ortakları olduğu, yazar tarafından unutulmuş.

ULUS NEDİR VE NASIL DOĞMUŞTUR?

Ulus kavramını mevcut ansiklopedi veya burjuva tanımların dışına çıkarak ele almak istediğimizde karşımıza Lenin çıkmaktadır.

Lenin, ulusların, kapitalizmin gelişmesi sırasında ortaya çıktığını ve iki eğilim gösterdiğini söyleyerek bu iki noktayı bize açıklar.

“ Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir. Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı savaşım, ulusal devletlerin yaratılmasıdır. İkincisi, uluslararasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğin yaratılmasıdır.” ( ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI, SF.24, SOL YAYINLARI, ONİKİNCİ BASKI)

Bu tarifte de gördüğümüz gibi, uluslaşma, kapitalizm ile birlikte ortaya çıkmış olup, daha öncesine ait bir kavram değil. İkincisi, kapitalizmin gelişimine bağlı olarak bilginin, sermayenin ve ekonomik yapının vb. kaynaşması sürecini sürdürerek evrenselliği dayatması karşısında uluslaşmanın alacağı tavırla ilgili olan eğilimdir. Bu da burjuvazinin ve proletaryanın, uluslaşmayı nasıl ele aldıklarının ve onu hangi kalıplar içerisine soktuklarının hikâyesini oluşturur. Bir tarafta egemen sınıfın(ki buna emperyalizm de diyebilirsiniz) toplumsal gelişime karşı öznel ve iradi çabasının devreye girdiğini görürüz. Paris Komünü sonrası, Sovyet, Çin, Vietnam, Küba vb. devrimlerin olması, ister istemez egemenleri, toplumsal süreçleri düzenleyen ekonomik, siyasi, kültürel, askeri ve ideolojik tedbirler almaya zorlamıştır. Yani kapitalizmin doğal gelişim seyri: bir yanda sermayenin, metanın, bilginin vb. kapitalist araçların, gelişen teknolojinin kaçınılmaz sonucu olarak evrenselleştiğini yani emperyalist bir sistem oluşturduğuna tanık oluruz. Ama diğer yanda, kapitalist yasaların enternasyonalliği dayatmasına rağmen, egemenler; gelişen ve başarılar kazanan komünizm karşısında siyasi, ideolojik ve askeri olarak tam zıt yönde tedbirler almaya başlarlar: milliyetçilik-ırkçılık ve faşizm gibi. Bu da onları; uluslaşmayı dar kalıplar içine sokarak, ulusları yozlaştırmalarına ve insanlık için felaket olacak sonuçlara götürür.

Tekrarlayacak olursam, uluslaşma, burjuva devriminin (Aydınlanmanın)bir ürünüdür. Onu ilerici ve demokratik yapan temel tarihsel süreç budur. Yani kulluktan vatandaşlığa, serflikten modern yaşama, biat kültüründen dünyevi(seküler) hayata, aşiret ilişkilerinden toplumsal olarak ortak duygulara geçiş yapmış olması, bir ilerleme ve gelişmeyi temsil etmektedir. Ne var ki başlangıçta ulusu oluşturan iki zıt sınıf, feodalizme karşı mücadele ederek birlikte olmuşlar ve bu değerleri yaratmışlardı. 1850’lerden itibaren ise, bu iki sınıf çatışmaya ve her konuda olduğu gibi ulus konusunda da iki ayrı yol izlemeye başlamıştır. Proletarya, burjuvazinin aksine uluslaşmanın izlediği tarihsel çizgiyi takip ederek onun gelişmesini, demokratik niteliğini korumasını sağlar. Ve sonuçta uluslararasındaki çitlerin yıkılmasını yönetir. İşte bu eğilim, uluslaşmanın, doğal gelişim seyridir ve biz buna onun tüketilmesi diyoruz. Bunun adı enternasyonalizmdir. Enternasyonalizm, uluslaşmanın karşıtı değil, aksine onun olgunlaştırılarak tüketilmesi sürecinin kendisidir.

Emperyalizmin(Şirketler oligarşisinin) ve proletaryanın pratikte attığı adımları takip ederek de uluslaşmadaki iki zıt anlayışı daha net gözlemleyebiliriz.

  1. Egemen sermaye sınıfın, iradi ve bilinçli adımlar atarak uluslaşmayı çıkarlarına göre yeniden tarif edip, çağımızda aşağıdaki adımları atmaya başladığını görüyoruz: a-) İlk olarak, hem kendi hem de sömürge ülkelerinde gericiliği ve anti demokratik ulusçuluğu örgütlemeye başlar. Bu ulusçuluk genişleyen, çitleri yıkan ve kaynaşan ulusal bir süreç değil, aksine toplumları egemenlerin emrine veren vatan-millet kavramıyla, milliyetçilik-ırkçılık ve faşizmden ibarettir. Ve bu süreci, din(İslamiyet-Musevilik-Hristiyanlık vb.) faktörü ile birlikte yürütürler. b-) İMF, Dünya Bankası, Amerikan Merkez Bankası gibi sayısız ekonomik örgütler aracılığıyla ekonomik sürece müdahalelerde bulundular. Krizleri iradi tedbirler alarak atlatmaya çalışırlar. c-) NATO CIA vb. istihbarat örgütleriyle fakat daha da önemlisi her kapitalist ülkede ve Stratejik dostluk kurdukları tüm ülkelerde, gizli kont gerilla(Özel Harp)ve yasal devleti koruma teşkilatları kurarak militarizmi ve bürokrasiyi geliştirip reorganize ederler. d-) Bu tedbirlerin yanında açıktan müdahaleleri de yapmayı ihmal etmezler: Darbeler, ülkeleri işgal vb. gibi fiili müdahalelerde de bulunurlar. Bu dört öznel çabada ki uygulanan yöntemler, tamamen Hitler faşizmin uyguladığı aldatma, sahtecilik, yalan, hırsızlık, katliam vb. insanlık dışı vahşet tekniklerinden oluşmaktadır. İşte bu emperyalist adımlar da tarihin akışına ters olmanın, diğer tüm demokratik değerlere yaptıkları gibi uluslaşmayı da faşizmin aparatı haline getirmelerinin fotoğrafıdır.
  2. Proletarya ise, uluslaşmayı demokratik değerler ile birlikte ele alarak yani anti şovenist antifaşist, antiemperyalist ve anti feodal mücadelenin bir parçası yaparak onu toplumsallaşmanın bir parçası haline getirir. Ulus böylece, demokratik değerlerini koruyarak, sermayenin alt edileceği sınıf mücadelesinin bir parçası haline gelecektir. Bu nedenle uluslaşma, demokratik değerlerinden kopartıldığı andan itibaren, hızla emperyalistlerin kontrolüne girecek ve tıpkı bugün Kürd ulusal mücadelesinin yaşadığı tehlikede olduğu gibi bir karanlığın içine yuvarlanacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir