Mühendislikte referans noktasından bir milimlik sapmanın, giderek çıkış noktasından kilometreler bulan bir ayrışmaya neden olduğunu biliyoruz. Siyasette buna vereceğimiz sayısız örnek mevcut: ülkemizdeki laiklik sistemini dünyevi yaşam sanma-Irkçısı, Şeriatçısı, soyguncusu herkesin Atatürkçü olması- feodal değerlerin ilericilikmiş gibi algılanması vb. sayısız sapmalardan bahsedebiliriz. Buna sebep; 1923 devriminin eğreti ve yüzeysel kalması ve radikal ve belirleyici adımları atmamasıdır: feodalizmin tasfiye edilmemesi-uluslara demokratik yaklaşılmaması-sosyal değil bireyci kapitalizmde karar kılınması vb. gibi. İşte kuruluşta ki bu sapmalar, bugün ülkemizdeki İslami-ırkçı siyasi gücün halkın tepesinde tepinmesinin yolunu açmış ve de ilginçtir darbeciler-şeriatçılar-ırkçılar-‘sosyalistler’- ilericiler-hortumcular vb.leri Atatürkçü olmuşlardır.
Örneğin laikliği ele alırsak; tek kelimeyle din ile devlet işlerinin tamamen ayrılması demektir. 1923 devrimi sonrası ülkemizde ilan edilen laiklik ise, cahillik içeren bir talihsizliktir! Çünkü din başta olmak üzere dogmatik olan her inancın, tolerans içeren her düşünceyi kontrolüne nasıl aldığını, Modern Antik Yunan felsefesinin dram dolu sonucunu izlemeyenler bilmez! Tartışmayan-mutlak doğru olduğunu söyleyen inanç(tek tanrılı din), tek bir şartla ayakta durabilir. O da şiddettir. Bu belayı yıllarca iliklerimize ve ruhumuzun derinliklerine kadar yaşıyoruz. Bu açıdan ülkemizde ilan edilen laik sistem, laiklikle ilgisi olmadığı gibi, emperyalist-feodalizmin ve onun ideolojik hattını oluşturan İslamiyet’in iktidar olmasının yolunu açan muazzam bir karşı devrimci adımdır.
Bugün sadece CHP ve türevi olan(ulusalcılar-Atatürkçüler vs.) sol kesimler değil, Alevi kesimlerden bazıları-kendine devrimci ve komünist diyen grupların belli bir çoğunluğu, aydınlar ve de Kürt Özgürlük Hareketi(DEM), laiklik ilkesini önemsemeyen bir politika izlemektedir. Sonuç olarak, ülkemiz ırkçı ve şeriatçıların eline geçmiştir. Düzeltilmediği müddetçe de ‘sol’, Ecevit gibi parlayıp sönecek ve de ezilen halklar demokratik hedeflerine asla ulaşamayacaklardır. Çünkü sosyalistler iktidara gelmedikçe, gericiler ve emperyalistler halkların efendisi olmaya devam edecektir. Tıpkı 1923 devrimi olmuş fakat sosyalistler yok edilip bugün ülkemizde yaşananlar gibi. Tıpkı 2014 devrimini yapan Rojavalı Kürdlerin sonuçta ABD’nin öksesine yakalandığı gibi!
Aydınlarımızı ele aldığımızda; bir yanıyla M. Belge-C. Çandar gibi sayısız aydın, bu süreci doğru okuyamadıkları, daha doğru bir ifadeyle söylersem, sorunlara sınıfsal bakamadıkları için, ‘yetmez ama evet’çi olmuşlar yani seküler yaşamın, insan hakları edebiyatı içinde boğulup yok edilmesi için gericilere yol açmışlardır. Diğer bir kesim ise; mevcut laiklik sistemini savunarak, aslında ‘yetmez ama evet’çilerin yolunu, Atatürkçülük formuyla sürdürmüşlerdir. Bu aydınlar da laiklikle ilgisi olmayan yasaları ‘laik yasalar’ diye savunup, gerçek laikliği alternatif olarak savunmadıkları için, seküler yaşamı katletmişlerdir. Yani Atatürkçü ve anti Atatürkçü aydınlar, sorunlara farklı kulvarlardan yaklaşmışlar da olsalar, dünyevi modern yaşamı elbirliğiyle gericiliğin kollarına teslim etmişlerdir.
Bugün K. Evren-T. Fevzioğlu-Çelebi-Bahçeli-Erdoğan gibi sayısız Atatürkçülerin varlığı tesadüf değildir. Yine Topal Osman’ı öven-kuran okuyan-Üç Fidanımızı ve ölen devrimci sanatçılarımızı anan ve de ilginçtir desteklediğimiz sosyal politikalar üreten İmamoğlu gibi sentezci CHP’li figürler de bu Cumhuriyetin ürettiği Atatürkçülerdir. Peki, bu vb. sayısız sakat tablonun ortaya çıkışını sağlayan nedir? Açıktır ki tüm bunlar, 1923 Cumhuriyeti ve devriminin çürük temeller yani ciddi sapmalar üzerinde kurulmuş olmasındandır.
Atatürkçülüğün geldiği nokta: kadın haklarını tanıyan ilk ülkeyiz deriz fakat her gün kadınların katledildiği bir ülkede yaşadığımızı unuturuz. Cumhuriyet hükümetinin yaptığı fabrikalarla övünürüz fakat bunların, emperyalizme bizi bağlayan hafif sanayi olduğunu ve ağır sanayinin(fabrika yapan fabrikaların) önemini bir türlü aklımızın ucuna bile getirmeyiz. Laik ülkeyiz deriz ama devletin eliyle din işlerini organize ederiz. Cumhuriyetimiz var diyerek övünürüz fakat gençleri asan-katleden-hapse atan-Kürd halkına eziyet eden vb.lerini yaşadığımız bir cumhuriyetimizin olduğunun farkına varamayız. Vb.
Bir yanda aydınlanma-demokrasi olacak, diğer yanda anti-demokratik olan bir uluslaşma ve laiklik, sanırım işin tabiatına aykırı. 1900’lerden itibaren Geç Kalmış Uluslaşmanın sonucu olarak, bunun bugünkü karikatürleşmiş iki halini görüyoruz: 1-Tekçi Üniter devlet biçimi ve de 2- Çokçu Üniter devlet biçimi. Birincisinde laiklik ve insan hakları ülkemizde olduğu gibi çürümüş ve kokmaktadır. İkincinde ise gelişmiş emperyalist ülkeler de uygulanmakta ve demokratik içeriği boşaltılmış olup, bir tablo gibi sergilenmektedir.
Geç kalmış uluslaşmanın sonuçları, geri kalmış Vietnam, Cezayir, G. Afrika, Türkiye, Kürdistan vb. ülkelerde yaşanıyor. Gelişmiş olarak Almanya-İspanya-Portekiz-İtalya gibi ülkelerde ise 1900’lerin başında yaşandı. Fakat sosyalizme geçilmediği müddetçe, gelecekte tüm ülkeler bu süreci yaşayacak gözüküyor.
ATATÜRKÇÜLÜK VE DEVRİMCİLİK
Ülkemizi ve yukarıda adı geçen ülkeleri ele aldığımızda görüyoruz ki, kurtuluş savaşını veren ulusların ilerici sınıfları zamanla gericileşiyor ve emperyalizmin kullanışlı takımı haline geliyorlar. Irakta Kürt ulusal mücadelesi veren ilerici Barzani hareketi, bugün ABD ve Türkiye’nin bir kuklası durumunda! Vietnam’ın ABD’ye karşı verdiği ulusal kurtuluş mücadelesi, dünya halklarının takdirle izlediği ve desteklediği noktadan bugün kapitalizmin beğenisine evrilmiş bulunuyor. G. Afrika’ya ne demeli? Kapitalizm, anti apartheid’cilerle (ayrımcılık karşıtlarıyla) şaha kalkmış durumda. Fransız emperyalizmini dize getiren Cezayirliler ise, gericiliği baş tacı etmiş gözüküyor.
Ülkemize gelirsek görürüz ki; emperyalistlere karşı savaşanlar, mandacılığa karşı çıkanlar, savaşın başlangıcında komünistlerle kola kola olmaktan çekinmeyen, Kürd’lere ve halklara barış vaat eden, gericiliği lanetleyenler yani Atatürkçüler, geldiğimiz aşamada bu karşı çıktıkları, savaştıkları güçlerle iç içeler. Dahası, geçmişte çok kısa bir dönemde de olsa birlikte yürüdükleri komünistleri, Kürd’leri, M. Suphi ve arkadaşlarının katledildiği günden beri ezmekle meşguller!
Yukarıda açıkladığım çizgiyi benimsemiş bir Atatürkçülüğü, gericilerin-soyguncuların ve benzeri anlayışların benimsemesi kadar doğal ne olabilir ki? Sonuçta kendine vatansever ve Müslüman diyenler, yoksulları-emekçileri-komünistleri Kürdleri asan, katleden ve ötekileştirenler, kendine Atatürkçü diyorsa eğer, bunda şaşılacak bir şey olmasa gerek!
Evet, Atatürkçülüğe sahip çıkabiliriz! Ama bu yanıyla değil! Sosyalistlerle, Kürd’lerle sıcak ilişkiler kuran, emperyalistlere karşı duran, gerçek laikliği ve dünyevi yaşamı savunan ve sosyal politika üreten tüm Atatürkçülerle birlikte olmak kadar gerekli ve zorunlu bir başka şey olamaz elbette ki!
Özetle; gericiliğe ve faşizme karşı sözde değil, özde karşı çıkan, din ile devlet işlerini tamamen ayıran, ulusların kendi kaderini kendilerinin belirlemesini savunan tüm Atatürkçüler, devrimcilerin müttefikidir!