H. Avşar arkadaş, Marx’ın dile getirdiği “kâr oranlarının düşme eğilimi yasası” nı tahlil ederken Kapital’de olmayan bir katkıda bulunarak makalenin hemen girişinde şu tespiti yapmış:
“Bu makale, kapitalizmin yapısal krizlerini Karl Marx’ın kâr oranlarının düşme eğilimi yasası temelinde yeniden okurken, bu yasanın altında yatan asıl dinamiği, yani canlı emek ile ölü emek arasındaki çelişkiyi (abç) merkeze almaktadır.”
Ve biraz aşağıda da ‘canlı emek ile cansız emek’ nedir bunları açıklamış:
“Canlı emek, işçinin üretim sürecinde harcadığı yaratıcı insan enerjisidir ve yeni değerin ve artı-değerin tek kaynağıdır. Ölü emek ise, geçmişte harcanmış ve makinelere, fabrikalara, teknolojiye ve sermayeye donmuş emektir (abç); yalnızca mevcut değerini ürüne aktarır, yeni değer yaratmaz.”
Yazarın ‘canlı emek-ölü emek çelişkisi’ saptaması, Kapital’de bu şekliyle yer almadığı için, yazarın bu belirlemesini Haydar Avşar’ın kendi kuramı olarak okumak gerekiyor Daha da vahim olan ise, yazarın bu saptaması, Marx’ın üretici güçler kuramını ortadan kaldırmaktadır.
Ayrıca yazarın olumlu çözüm önerileri, siyasi mücadeleden bir kaçış tehlikesini taşıyor. Bu nedenle tüm bu sorunlu tahlillere bakmamız gerekiyor.
*ÜRTETİCİ GÜÇLER NEDİR?
Önce üretici güçlerin ne olduğuna bakmalıyız: 1- fabrikalar, makineler ve teknolojinin oluşturduğu tüm üretim araçları ile 2- üretimi yapan emek gücü yani işçi sınıfı üretici güçleri oluşturur. Kapital’de yani ekonomik analizlerde bu iki güç; birincisi değişmeyen sermaye, ikincisi de değişen sermaye olarak geçmektedir. Fakat yazar, yukarıda ki alıntıda da gördüğümüz gibi, birinci güce ölü emek diye tanımlayarak Marxist kuramı alt-üst etmektedir. Ayrıca durmuyor; bu iki gücün yani üretim araçları ile emekçilerin arasında bir çelişki varmış gibi bize bunu sunuyor: ‘canlı emek-ölü emek çelişkisi’. Fakat hızını alamıyor, ikili iktidar stratejisi vb. türden kuramlar oluşturuyor.
Peki, yazar, tüm bu yüksekten bakan görüşlerini destekleyen Marx’tan herhangi bir referansı-alıntıyı bize sunuyor mu? Hayır! O söylüyor biz dinliyoruz! Hâlbuki üretici güçler arasında yani yazarın ‘ölü emek’ dediği üretim araçlarıyla canlı emek denilen proletarya arasında bırakın çelişkiyi tam bir uyum var. Çünkü bu iki güç bugün kapitalistler tarafından özel mülkiyet aracılığıyla kontrol edildikleri için, anti sosyal ve anti toplumsal üretim ve yıkımları, emperyalizmin doğal varlık nedeni olarak okunmalıdır. Bu anti sosyal tahribatlar, üretim araçlarını kontrol eden özel mülkiyetten kaynaklanıyor. Tam bu noktada ‘Kar oranlarının düşme eğilimi yasasını’ da tanıtarak yazarın çelişki ve yanlışlarını daha net yansıtacağımı umuyorum.
KÂR ORANLARININ DÜŞME EĞİLİMİ YASASI
Yazarın anlaşılmaz ve kafa karışıklığına neden olabilecek tespitlerini, isterseniz Marx’ın açıkladığı yasayla karşılaştırarak ele alalım:
“… emeğin sermaye tarafından sömürülme yoğunluğu aynı kaldığı sürece, değişmeyen sermayenin, değişen sermayeye göre tedrici büyümesi, zorunlu olarak, genel kar oranında tedrici bir düşmeye yol açar. Görmüş olduğumuz gibi, kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte, değişen sermayede, değişmeyen sermayeye ve dolayısıyla, harekete geçirilen toplam sermayeye oranla nispi bir azalma olması, kapitalist üretimin bir yasasıdır” (bak: Kapital üçüncü cilt, Sol yayınları, sf.189 dördüncü baskı)
Burada Marx, “değişmeyen sermayenin, değişen sermayeye göre tedrici büyümesi” diyerek, teknolojinin gelişmesi sonucu çalışanların(emekçilerin) azalacağını ve bu sonucun da kapitalistlerin kar oranını düşüreceğini bize anlatmaktadır. Görüldüğü gibi üretim araçlarıyla emek gücü arasında bir çelişki yoktur. Var olan üretim araçlarının yani 'değişmeyen sermayenin', değişen sermayeye yani emekçilere göre tedrici büyümesidir. Yazarın konusuna dönecek olursak, sonuçlar hiçte iç açıcı gözükmemektedir.
SONUÇ
- Marx’ta üretim araçlarına ‘ölü emek’ diyen bir tespit yoktur! Varsa(çeviri hatalarını değil) tanımlanmış ifadeleri yazar bize göstermelidir. Üretim alanları ve teknoloji, Marx’ta üretim araçları ve değişmeyen sermaye olarak ifade edilmektedir. Ayrıca üretim araçları ‘ölü’ değil, aksine üretimin gelişmesine ve toplumların ilerlemesine katkı koyan iki özelliği taşımaktadır: birincisi, yazarın da itiraf ettiği gibi ‘mevcut değerini ürüne aktarır’ diyerek ölü olmadığını söyleyebiliriz. İkincisi ise, sürekli gelişen bir teknoloji vardır ve bu toplumlara yaptığı muazzam katkılarıyla ölü değil diri bir güçtür.
- Yazarın ‘ölü emek’ dediği üretim araçlarıyla canlı emek yani emekçi sınıfı arasında bir çelişkiyi var saymak, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayı inkâr etmektir. Marx, üretici güçlerin toplumların değişimde oynadığı rolünü ve önemini şu şekilde açıklıyor:
“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir sosyal biçimlenme asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, SOL Yayınları, sf. 39-40, Sekizinci Baskı)
Üretici güçlerin bu reddedilemez rolünü kavramadan toplumsal olayları ve gelişmeleri anlayamaz ve çözümler üretemeyiz. Marx, bunu bize açıkça söylüyor zaten:
“tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi yaşamın çelişkileriyle, sosyal üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.”
Evet, tüm sorun ve tehlikeler, bu çelişkinin üzerinden okunmalıdır. Çünkü her toplumsal yapıdaki üretici güç, tarih boyunca özgürlüğe doğru kaplumbağa adımlarıyla da olsa koşmaktadır. Bu uzun soluklu koşu sırasında, iki güç arasındaki çatışma, devrimleri ve değişimleri yaratmaktadır. H. Avşar ise üretici güçlerin kendi arasında bir çelişki icat ederek, bu çelişkiyi toplumsal sorunların kaynağı olarak açıklıyor. Böylece Marx’ın yukarıda açıkladığı çatışma noktasından dikkatimizi alarak hayali bir çelişkiyle olayları ilişkilendiriyor.
Hâlbuki yazarın tespitinin aksine üretici güçlerin kendi aralarında sınıfsız topluma doğru giden yürüyüşünde tam bir uyum bulunmaktadır: toplumsal mülkiyet, kolektif üretim, parasızlık eğilimi, yaşamı kolaylaştıran-iyileştiren üretimler vb. sayılabilir. Bu da komünist topluma gidişin nesnel gerçekleri oluşturur. Örneğin bugün buradaki türden diyaloğa ve iletişime sahip isek, dünyanın en uzak köşesinde ki kişiler le bedava konuşuyorsak ve sayısız sosyal ve toplumsal ürünlerden insanlık olarak yararlanıyorsak bunun nedeni, teknolojinin yani yazarın ölü emek(sermaye) dediği üretim araçlarının doğal gelişmesinden dolayıdır. Tüm bu olumlu sonuçlar, kapitalistlerin aksi yöndeki birçok çabasına rağmen ortaya çıkmaktadır. Kapitalist olmasına rağmen sosyal yanını kaybetmemiş Çin’de ki teknolojik gelişmeler buna en güzel örnektir. Yine Küba’nın dünyada sosyal sağlık politikasında bir numarada olması bu üretici güçler arasında ki uyumla yakından ilgilidir. Yani ortada ölü değil diri bir güç vardır.
3. Gelinen aşamada zorunlu olarak üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında ki ilişkiyi ve çatışmayı kısaca da olsa ele almak durumundayız. Üretici güçlerin özgürlük yolculuğuna çıktıkları sınıflı toplumlardaki gelişmeleri, köleci, feodal ve kapitalist adı verilen sosyal biçimlemeler içinde devam edip gelmiştir. Bu üç farklı toplum biçimlerinde üretici güçler değişik adlar ve biçimler almıştır: Köleci toplumda köle ve onun emeği, feodal toplumda serfler-köylüler ve onların küçük meta üretimini yapan araçları, kapitalist toplumda ise, giderek gelişen teknoloji ve proletarya. Üretici güç olarak insan, sürekli özel mülkiyetin tahakkümü altında değişik ve gelişen kölelik biçimlerini yaşarken, üretici gücü oluşturan üretim araçları da özel mülkiyete rağmen tedrici de olsa hızla gelişmektedir. Görüldüğü gibi tarihin hiçbir aşamasında emek gücü ve araçlar birbirinden ayrılmamış ve çatışmamışlardır. Çatışma ilişkilerde ortaya çıkmaktadır. Her toplumsal sistemde üretici güçlerin yarattığı ilişkiler mevcuttur: üretici güç olan köle ve köle emeği özgürlük ilişkisini dayatır ve onun bu kültürü, ilkel komünal toplumu yıkarken egemenlerin yarattığı baskı-öldürme-çalma gibi üretim ilişkileriyle (siyaseti ve devletiyle) çatışmaya girer. İşte bu giderek büyüyen çatışma, üretici güçlerin var olan sistem içinde daha fazla üretim yapamaması sonucu doğurur. Dolayısıyla bu nedenle muktedirler, üretimi sürdürebilmek için yeni toplumsal ilişkilere ihtiyaç duyarlar. Kölelikten feodal sisteme geçiş, işte bu üretici güçlerin gelişimi ve onun dayattığı özgürlük ilişkilerinin artık kölelik sisteminin ilişkileriyle çatıştığı noktada başlar. Süreç ise, üretici güçlerin çok az da olsa kısmen özgürleşmesiyle sonuçlanır. Öldürülmeyen ve alınıp satılmayan yeni köleler çıkar ortaya: serfler yani köylüler. Ve onların üretim araçları! Bu egemenlerin, üretimi sürdürülebilir kıldıkları feodal sistemin kendisidir. Köle sahiplerini yıkan ve değiştiren feodal muktedirler de kendi sistemlerinin ilişkilerini yani siyasi yapılarını, devletlerini-anlayışlarını vs. oluştururlar. Ama üretici güçlerin özgürlük talepleri ve gelişmeleri devam eder. Dolayısıyla bu gelişme ve özgürlük talebi ve ivmesi, feodal sistemin topluma hâkim kıldığı tekçi-biat-zorbalık-yok etme siyaseti, kültürü vb. ilişkileriyle çatışmaya girer. Sonuçta üretim, muktedirlerin tüm geciktirmelerine rağmen tıkanır ve üretim araçlarının gelişmesiyle de süreç, üretici güçlerin daha bir geliştiği ve özgürleştiği yeni bir kölelik sistemiyle sonuçlanır. Buna da Kapitalizm diyoruz. Kapitalizm elbette ki feodal topluma göre ileri bir toplumdur. Fakat üretici güçlerin (yani üretim araçlarıyla işçi sınıfının) özgürlük yürüyüşü devam etmektedir. Onun toplumcu-sosyal-kolektif talepleri daha üst perdeden devam eder. Ve sistemin bireyci ve özel mülkiyet ilişkileriyle (devlet uygulamaları ve anlayışlarıyla) çatışmaya girer. Bu artık kapitalizme karşı sosyalizm mücadelesinin kendisidir. Burada nesnel gelişmelerin yanında sınıfların rolünü açıklayan iradi ve bilinçli çabalar mevcuttur. Bu da çök önemli ayrı bir konudur.
Yukarıda ki kısa anlatımda da görüldüğü gibi üretici güçlerin kendi arasında bir çelişki ve çatışma yoktur. Aksine Marxist kuramın temelini oluşturan üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında bir çatışma vardır.
4. Yazar, düğmeyi baştan yanlış ilikleyerek, yani ‘canlı emek-ölü emek çelişkisi’ gibi bir yanlışın üzerinden yürüyerek, bugün insanlığın ve doğanın yaşadığı tüm felaketleri bu çelişki ile izah eden bir bilinmezliğin içine yuvarlamak zorunda kalmış. Yazar, ölü emek olarak tanımladığı teknolojinin, doğanın tahribinde kullanılmasını ve anti sosyal politikaların içinde bulunmasını canlı emek ile olan çelişkisine bağlamaktadır. Yukarıda belirttiğim gibi üretici güçlerin arasında böyle nesnel bir çatışma yoktur. Ayrıca teknolojinin yani üretim araçlarının kendi doğal gelişim süreci kapitalistlere rağmen devam eder. Burada söz konusu olan; özel mülkiyetin yani emperyalistlerin üretim araçlarını daha fazla kar veya güvenlik vb. amaçlarla anti sosyal alanlarda kullanarak toplumları ve doğayı öznel olarak yıkıma uğratmasıdır. Hatta anti sosyal teknolojileri yani nükleer ve kimyasal vb. silahları iradi olarak geliştirerek toplumları sindirmektedirler. İşte tüm bunları yaratan temel felaket, yazarın açıkladığı çelişkiden doğmuyor, aksine kapitalistlerin esiri oldukları ‘daha fazla kar yasasından’, dünyaya hükmetme hırs ve aç gözlülüklerinden kaynaklanıyor.
5. Ayrıca yazar, icat ettiği bu çelişkinin sonucu olarak toplumsal ve doğadaki felaketlere karşı bir seri öneriler sunuyor. “ikili iktidar stratejisi: metabolik yarılmayı onarmanın yolu” başlığıyladile getirdiği öneriler arasında A-“ekonomik özerklik: B- iletişimsel özgürleşme: C- toplumsal dayanışma:” bulunuyor. Bunlar olumlu adımlardır elbette! Fakat bunların hayata geçmesi ve sürdürülebilir kılınması ve de alternatif olarak siyasi iktidar aracı olabilmesi, ancak örgütlü, kitlesel ve siyasileşmiş devrimci bir güç ile olan ilişkisiyle mümkündür. Tıpkı Meksika’da Zapatistalar gibi! Bu gücün oluşması için bir strateji ortaya koymadan atılacak bu türden adımlar giderek yozlaşacak veya zamanla sönüp etkisiz hale gelecektir. Bu türden kooperatifler veya birlikler bugün dünyanın her yerinde yüzyıllardır mevcut. Bunlar ülkemizde de sağlıklı organik ürünler veya örnek yaşam biçimleriyle göz doldurmaktadır. Hatta parasız ve özgür iletişim ağları kurarak toplumcu örnekler sunmaktadır vb. Fakat muktedirlerin zalimliklerine karşı herhangi bir karşı çıkışları kişisel tepkilerinin dışında yoktur ve siyasi mücadelenin parçası olmaktan uzaktırlar.
Özetle sorun, proletaryanın ve emekçilerin demokratikleşmesi ve siyasileşmesi stratejisini temel alan bir yola girebilmektir. Ancak böyle bir yola girildiğinde yazarın önerileri ve benzer adımları anlam kazanacak ve kitleselleşmede olağan üstü roller oynayacaktır. Bu yola girebilmek için de öncelikle demokrat, okuyan-araştıran-tartışan, hatalarımızı gören ve bunu açıkça ilan eden, mütevazı ve örnek devrimciler olmak zorundayız.
Çağımızda temel çözüm; içsel devrimimizi yaparak devrimci mücadeleye pratik ve teorik olarak girebilmektir. Aksi durumda tüm çabalarımızın ve ürettiklerimizin tıpkı SSCB gibi bir gün yıkılıp gideceğinden emin olabiliriz.
*Üretici güçler kuramı; Stalin iktidarında, üretim araçları artı teknik kadrolar, eşittir üretim gücü biçiminde ele alınarak, emekçi sınıflar yani insan dışlanmıştır. Bu da sonuçta devletin güçlendirilmesi stratejisini oluşturmuştur. İnsanın gelişimini merkezine almayan bu anlayış, sonuçta SSCB’nin yıkılış öyküsünün kendisidir.