DEMOKRATİK BİRLİK VE MİLYONLARA ULAŞMAK

Yukarıda ki başlığa cevap olabilecek önerilerin esas olarak kendi devrimci eylem pratiğimden çıkan sonuçlar olduğunu belirtmeliyim. Başarıyı sağlamış olan benzer denemeler mutlaka vardır.  Çok doğaldır ki burada aktaracaklarım ne yazık ki lokal ve etki alanları da sınırlı kalmıştır. Fakat evrensel önemde olduğunu düşünüyorum.

Bu yaşanmışlıklar; 1- 1976-77 yıllarında Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinde faşist işgalin kırılış öyküsünü, 2- 1981-84 yıllarında Metris Cezaevinde ki Kurtuluş grubunun direniş sürecini ve 3- Mersin 68’liler Ormanında Dernek Başkanlığını yaptığım 2007-2009 yılların da ki etkinlikleri içermektedir. Ayrıca bu yaşanmışlıklara ÖDP sürecini de dâhil etmek gerekmektedir. ÖDP çalışmasında diğerleri gibi bir başarı elde edilememiştir. Süreci başlatan ve geliştiren kişi olmama rağmen, süre içerisinde yaptığım ciddi hata ve eksikliklerimden dolayı sonucun başarısızlığında, öncelikle benim payım olduğunu kabul etmem gerekiyor.

Kendine sosyalist diyenlerin çok ciddi engellerine, cahil, kıskanç ve bilinçsiz karşı çıkışlarına rağmen doğru dinamikler ve taktikler üzerinden yürümenin tüm bu engelleri yıkıp geçtiğini görebiliriz. Örneğin Mersinde 1 Mayıs toplantısı veya benzer ortak etkinlikler 5-6 bin kişi ile yapılırken, 6 Mayıs 2008 etkinliği on bin, 2009 da ki 6 Mayıs anması ise 20 bin kişiyi bulmuştu. Metris Cezaevinde ki direniş öykümüz de örnek verilebilir. 1981-84 yılları arasında cezaevinde 15-20 kişilik bir gruptuk fakat buna rağmen baskılara karşı direnişin başını çekiyorduk. Ve direnişlerimiz olumlu sonuç almadan bitirilmiyordu. Tabi süre içerisinde Dev-Sol grubu ölüm orucu taktiğine başvurarak, bu devrimci direnişlerin sonunun dramlarla bitmesine neden oldu. 1977’de ki DTCF’deki faşist işgalin kırılması öyküsü ise, faşistlerin okuldan atılması gibi bir başarıyı garanti etmesinin yanında, birçok grubun kendiliğinden etkisiz hale gelmesini de doğurmuştu. Tüm başarılı sonuçlar, aslında izlenen doğru taktiklerde ve öncülükte olması gereken davranış biçimlerinde(tutarlılık-cesaret, fedakârlık ve kitleyi tehlikelerden koruma) saklıydı.

Türkiye komünist hareketin kitleselleşmesi ve milyonlarla buluşmasının da, benzer adımların atılmasıyla sağlanabileceğini umuyorum.

Devrimci mücadele için aşağıdaki örnekleri verebilirim:

  1. Grupçu olabilecek hiçbir sözlü ve yazılı davranışın içine girilmemesi gerekiyor. Örneğin, bir kitle gösterisine veya bir eyleme(grev vb.), flamalar ve fiziksel gruplaşmalar ile değil, aksine eylemin birlik duygusunu daha da geliştirecek sloganlar ve taktik adımlarla katılmak esas olmalı. Örneğin Mersinde ki 68’liler Orman’ın da ki etkinliğimizin sürdürüldüğü merkez çalışma alanında hiçbir örgütün grupçu söz ve tanıtımına imkân tanımıyorduk. Fakat her grubun kendi söz ve yazılarını serbestçe kullandığı özgür alanları da onlara, kendileri talep ettiği için tahsis ediyorduk.
  2. Gruplaşmaya ve grupçu davranışlara karşı çıkıp, bu yönde sürekli ajitasyon yapmak yani “keşke grupçu davranmasanız ” vb. türden konuşmalar da ölümcül hatanın kendisi. Sorun açıkça şu: insanlara yani grup üyesi olanlara bir şey öğretir gibi davranmak, onların benimsediği grupçuluğu ve onun aidat duygusunu inciterek, eleştirerek işe başlamak, iletişimdeki en tehlikeli taktik adım. Bu davranışımız, onların gruplarına daha da sarılmasından başka bir sonuç doğurmayacaktır. Bunun yerine, grupçu olabilecek hiçbir söze ve davranış içine girmeyerek, mücadelenin öncüleri olarak örnek davranış sergilemek gerekmektedir. Esas eğitici olan ve birliği sağlayan davranışların dayanılmaz gücü, nasıl davrandığınız yani örnek tavırlarınızdır. Çünkü siyasileşmemiş kitleler çocuklar gibidir, onlar sadece iyi veya kötü olanı taklit ederek öğrenirler. Örneğin DTCF’de ki faşist işgalin kırılışı sürecini yönetenler olarak ne ben, ne de İzzet arkadaş grubumuzun adını bir kere bile anmamış ve mücadeleye katılan hiçbir arkadaşın da grubunu sorgulamamışızdır. Sadece işgalin kırılması hedefine yoğunlaşmışız ve işimizi en iyi nasıl yaparız dışında bir çalışma içinde olmamışızdır. Sonuç; devlet destekli 5 yıllık faşist işgal, inanılmaz şekilde yok olurken, başarının hediyesi olarak herkes grupçu reflekslerden kurtulmuş ve karşı grupta olan bizleri destekleyerek birliği pratikte sağlamışlardır. Yukarıda özetlenen iki adım, grupçuluğun sözel ve eylemsel davranışlarına karşı alınan önlemleri içermektedir.
  3. Siyasi mücadelede işçi sınıfıyla ilişki esas olandır. İşçilerin katılımları olmasa da veya katılanların bilinç seviyeleri geri de olsa, onların sorunlarını dile getirenler, özellikle de sınıfın; mülkiyetsizlik, kolektiflik, içsel disiplin, teknolojiyle ilişki ve toplumculuk gibi temel özelliklerini sergileyenler, onların bir parçası olacaklar ve mücadeleyi sadece yukarıdaki özellikleri taşıyanlar yükseltebilecektir. Bu diyalektik ilişki, yıllar öncesinden Marx tarafından şu şekilde dile getirilmişti: “ komünistler işçi sınıfı dışında bir güç değildir”. Ne yazık ki ülkemizde sosyalistler ayrı bir güç olarak varlar. Sorun ise, bu ayrılığa son verecek taktik adımı atmakla bitecektir.
  4. Etkinlik veya eylemlerde ki sınıfsal ilişkiyi, her ülkenin devrimci dinamiklerini de içine alan bir yol ile hayata geçirilmesi gerekmektedir. Eğer bir benzetme yapılacak olursa, bunu sınıfsal işçi-köylü ittifakı gibi düşünebiliriz. Örneğin ülkemizde ki siyasi dinamikleri, işçi sınıfı dışında Aydınlar, Aleviler, Kürdler ve bunları çevreleyen ekonomi, çevrecilik, kadın hakları, sağlık, konut, ulaşım vb. sosyal dokular kuşatmaktadır. Bu sınıfsal ve sosyal dokuları doğru biçimde ele almak ne yazık ki ülkemizde oldukça zor hale getirilmiştir. Çünkü bu dinamikleri proletarya ve onun temsilcileri değil, uluslararası sermayenin temsilcisi emperyalistler kontrol etmektedir. Bu nedenle özellikle İşçi sınıfı içinde siyasi çalışma yapabilmeyi başarmak gerekiyor. Ve devamında, Kürd ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkını Tanımayı ilan ederek, Aleviliğin İslamiyet’le ilgisi olmayan bir kültürel toplumculuğun tarihsel mirası ve bu ülkede cumhuriyetçi isteminin güçlü olduğunu ve de ülkemizde laik bir sistemin olmadığını, kabul etmek ile işe başlamamız gerekiyor. Bu yönde işe başlandığında, başta aydınlar olmak üzere diğer tüm dinamikler bu demokratik halkanın etrafında toplanacaktır.  
  5. Bu kitlesel mücadele hedefine ulaşmada ki en önemli sorun; her ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de var olan tarihsel siyasi-sosyal-düşünsel kırılmaları kaşımadan yol almayı bilip bilmemekte düğümlenmektedir. Örnek vermem gerekirse: Aydınlar ve kendine Sol diyen kesimler arasında Atatürk’e veya Kemalizm’e faşist diyenler ile onu ilahlaştıran kesimler bulunmaktadır. Bu soruna doğru yaklaşamadığımız için, milyonlara ulaşmak sadece bir hayal olarak kalmaktadır. Zaten bu tür zıt ikilemler karşısında kendine sosyalist diyen örgütler bunlardan yani iki yanlıştan birinin yanında yer alarak, devrimcilerin kitleselleşmesinin yolunu tıkamaktadırlar. Bu nedenle sorunu kapatarak değil ama bu konuyu kitlesel boyutta ele almayan bir yol izlemeliyiz. Tıpkı mücadeleyi yükselttiğimiz 1970 yazında gericilerin ve faşistlerin bizimle olan tartışmalarında sürekli bize “sen önce tanrıya inanıyor musun inanmıyor musun bunu söyle” diyen provokatif girişimlere benzer bu tartışmaları öncelikle gündem dışında tutmalıyız. Yani “ Atatürk’ü seveceksin!” veya “ Faşist Kemalizm’e karşı çıkmayanlarla işimiz olmaz’ gibi muktedirlerin hoşuna giden zıtlaşma içeren tavırlardan uzak durmak zorundayız. Tabi bu ülkede devrim olsun diye bir derdimiz varsa? Örneğin son çıkan GEÇ KALMIŞ ULUSLAŞMA SÜRECİNDE AVRUPA, OSMANLI, TÜRKLER VE KÜRDLER adlı kitap bu kırılmalarla ilgili baş etmenin yol ve yöntemlerini tartışmaktadır.

Peki, bu tür derin toplumsal kırılmaları bir ajitasyon konusu yapmadan, bilimsel sunumlarla ve çalışmalarla ortadan kaldırabilir miyiz? Elbette ki hayır! Düşünsenize bu derin kırılma içinde olanlar, zalimlere her dakika nefret kusan sol kesim içindeler fakat bir araya gelmeyi bu vb. kırılmalardan dolayı başaramamaktadırlar. Çünkü bu kırılmayı derinleştirenler bilinçli olarak çaba harcayan egemenlerdir. Sayısız sosyal kırılmalar mevcut ülkemizde: Alevi-Sünni, Kürd-Türk, Dinsiz-İnanan, ulusalcı*-enternasyonalist vb. gibi.           

Ayrıca ÖDP sürecinden çıkartacağımız dersler de oldukça eğiticidir. Yukarıda ki üç temel adımın yanında, ayrıca ve özel olarak başarısızlığın yaşandığı ÖDP sürecine ve de 12 Eylül sonrası cezaevi deneylerinden çıkartılması gereken derslere baktığımızda da Devrimci Örgütlerin fotoğrafları ortaya çıkmaktadır.

ÖDP sürecinden çıkartılacak en özlü sonuç;

  1. Ülkemizdeki devrimci grupların demokrasi kültürü olmadığını görüyoruz. Bu nedenle farkında olmasalar da feodal biat kültürün etkisi altında işlerini yönetiyorlar. Örneğin grupların kendilerini haklı sanmaları ve buna inanmaları, örgüt lideri olarak kodlanmış olanı eleştirememek veya onun doğrultusunda hareket etmek gibi sayısız örnekler verilebilir. Ama hiçbir sol örgüt eleştiriye açık olmadığı gibi, anlayış ve davranışlarının test edilmesine ve tartışılmasına da asla yanaşmıyorlar. Ne var ki hepsi de sosyalizmin bilimselliğine inanıyor ve bunu dile getiriyorlar. Bu söylenen ile yapılan arasındaki aykırılık ülkemiz Sol’un temel karakteri sanırım.
  2. Daha da vahimi; tek kişi yönetimini esas almaları, yöneticilerin hep başta kalması, değişmemeleri, araştırma ve tartışmaya değer vermedikleri için dedikodu temelli yargılarda bulunmaları, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ anlayışı içinde olmaları, şiddeti programlarına almaları, benzer birçok feodal kültür ile kadroları eğitmeleri vb. uygulamalarını da sayabiliriz.

Sonuçta ÖDP süreci yukarıdaki özellikleri taşıyan grupların elinde şiddet içeren bir yarışma arenasına dönmüş oldu. Ayrıca; kendilerine komünist dedikleri halde, ‘komünistlerin işçi sınıfı dışında ayrı bir güç’ olamayacağını bilince çıkartamayan kesimlerin de bir dramıydı bu!

Cezaevi süreci içinden süzülüp gelen en önemli sonuçlar da şunlardı:

  1. Bir kerecik veya az dahi olsa saldıran düşmana, herhangi bir el uzatma veya tarafız kalma gibi davranışlar, tıpkı ‘ben az hamileyim’ demekle bir ve aynıdır. Çünkü hamileliğin azı ve çoğu olmayacağı gibi, karşı tarafın saldırıları karşısında ‘ben tarafsızım’ demek düşmanla işbirliği yapmanın diğer adıdır. Bu işbirliği ile doludur Cezaevi pratiğimiz! Bu da direnenlerin işini içerde ve dışarda zorlaştırmaktadır.
  2. Diğer yanda ‘Hiç uzlaşma yoktur’ demek mücadele de keskin gözükenlerin silahıdır. Bu nedenle mücadelede, merkezi yani bir bütün hareket olarak, şartlardan dolayı uzlaşmalar mutlaka olacaktır. Bu açıdan ortak ve toplumcu olan mücadele merkezi, gerekli olan uzlaşma adımlarını üyelerinin onayını alarak atabilir. Ama bunu bireysel tavizlerle ve de teslimiyet içeren grupsal tavırlarla bir ve aynı tutmamamız gerekir. Çünkü düşmana ayrıntılı bilgi vermeyi, arkadaşlarını yakalatmayı, direniş olurken tarafsızlar bölgesine gitmeyi, baskılara karşı direnmeyip sessiz kalmayı vb. davranışları, ortak direnişin tıkandığı anlarda direniş merkezinin düşmanla yaptığı ve kitleyi koruyan uzlaşmalarını bir ve aynı sayamayız.             

Dünyada ve ülkemizde bu deneylerin dışında mutlaka sayısız olumlu birikimler vardır. Tüm bunların harmanlandığı, devrimci mücadelenin ortaklaştığı ve programını oluşturduğu bir geleceğin imkânsız olmadığını not etmek isterim.

*Ülkemizde kendine ulusalcı denen siyasi odaklar, ırkçı ve faşistlerden oluşmaktadır. Ulusalcılar ise, UKKTH yi tanıyan demokratik güçlere verilen addır. Bunlar tüm sol kesimler arasında bulunmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir