21. YÜZYIL DEVRİMCİ MÜCADELENİN DİYALEKTİĞİ

Emperyalist-kapitalist kamp, çağımızda esas olarak feodalizme dönüş yapmış ve bu sistemin kurallarıyla hareket etmeye başlamıştır. Burjuvazinin klasik gericileşmesinin geldiği son durak budur. Bu gerici gelişim; yıkıcı ve yok edici ve de kar amaçlı teknolojik gelişmelere rağmen modern feodalizm olarak okunmalıdır. Yani özünde baskıcı-tekçi-katliamcı-mutlakiyetçi, sömürücü, palavracı, çıkarcı, bencil, cahil ve yoz olan feodal kültür, emperyalistler tarafından görünüşte demokrat, barışçı, adalet dağıtanlar ve teknolojiyi geliştirenler olarak güncellenmiştir.

Yukarıda ki tespitin ışığında proletarya ve ezilenler, çıkarlarını bizzat kendilerinin savunabilmeleri için, geçmiş mücadelelerin bize öğrettiği kadarıyla aşağıdaki adımları atmaları gerekli ve zorunlu gözükmektedir. Bunlar:

  1. Gerçekten demokratik olan her çalışmayı yapmak, demokrasi mücadelesinin(hak ve özgürlükler, sağlık, eğitim, eşitlik vb.) içinde olmak, kendimizi ve toplumu modern kültür ile( laiklik-araştırma-inceleme-okuma, duygudaşlık, bilimsel çalışma ve bir işi alıp sonuna kadar götürme vb. gibi) buluşturmak esas görev olmalıdır.

Yukarıdaki halka demokratik yani demokrasi mücadelesidir ve bu çalışma, çorak arazide su arama gibidir! Bu su bulunduğunda, bunun boşa gitmemesi için onları borularla(yani örgütsel olanla) doğru hedefe(siyasi alana) yani sağlıklı ve geniş depolara yönlendirebilmek gerekmektedir. Özetle su bulunduğunda(yani demokrasi mücadelesi meyvesini verdiğinde) bunu borulara taşıyıp sağlıklı depolara aktaramazsak( yani aynı zaman diliminde proleter sosyalist örgütlenmeyi başaramazsak) doğru olan derinlikli çalışmayı yapmamış oluruz. Demek ki demokrasi mücadelesini aşağıdaki çalışmayla tamamlamak ve bunu birlikte sürdürmek esas olandır.

  • Demokrasi mücadelesinin kalıcı ve sürdürülebilir olmasını sağlayan ve onu başarıya taşıyan temel ve derinlikli çalışma sosyalist olandır. Bunun için doğru bir program oluşturmak için, kendine Marxist diyenlerin bir araya gelerek ülke koşullarının ve devrimde tartışılmaz olan işçi sınıfının rolünün her yönüyle( ideolojik-siyasi-örgütsel vb.) tartışılması gerekmektedir. Yani demokrasi mücadelesine paralel şekilde bu nitelikli ve derinlikli çalışma yoksa ve örgütlenmemişse, demokrasi mücadelesi, ister istemez burjuvazinin reformcu kanadının etki alanında gelişecektir diyebiliriz. Ki ülkemizde de olan budur.

Evet, yukarıdaki sıra ve ilişki, normal koşullar açısından doğru olan bir diziliştir. Fakat bugün gelinen aşamada, proletarya hareketinin ortaya çıkarttığı derin ve zengin dersler, bize yukarıdaki çalışmalara paralel bir başka çalışmanın daha var olması gerektiğini söylemektedir. Bu da yeni ve sosyal insanın(homo komünus), diğer bir ifadeyle söylersem içsel devrim sürecini yöneten devrimci kadroların yaratılmasını gerekli kılmaktadır. Örneğin Çarlık Rusya’sı, Lenin’in doğru siyasi çalışma taktiği ve de doğru kadro politikası (parti üyeliği ) sonucu yıkılmış ve devrim başarılmıştır. Fakat imkânsız olan devrim gerçekleşmesine rağmen, daha kolay yönetilmesi gereken devrim sonrası, hedefine ulaşamayıp, kapitalime geri dönmüştür. Çünkü Lenin’in politik mücadele sistematiğinde bir üçüncü halka eksik kalmıştı. Bu eksiklik, devrim öncesinde ki dâhiyane parti üyeliği taktiğinin(kadro politikasının), devrim sonrası bir işe yaramaması, hata zarar verir hale gelmesiyle yakından ilgilidir. Yani parti üyeliği-kadro politikası devrim sonrası için yeniden tarif edilip bu yönde gerekli adımlar atılmamıştır. Peki, bu üçüncü ve zorunlu halka nedir ve önemi nereden gelmektedir?

  • Bu halka yani devrim sonrası kadro politikası, Sovyetlerde sürdürülen sosyalizm mücadelesinde yer almamıştır. Örneğin Stalin, devrim öncesi mücadelenin en önemli liderlerinden biridir ve Lenin’in sağ kolu olmuştur. Fakat devrim sonrası onu, kendini geliştiremeyip anti Troçkist bir sarmalın içine hapseden biri olarak görüyoruz. Dolayısıyla kaba, hoyrat, kıskanç, sekter vb. komünist olmayan tavırlarında Lenin’in uyarısına rağmen devam etmiştir. Bunun üzerine Lenin, ölümcül hastalığı içinde vasiyetini yazma gereğini duyarak Stalin ve Troçki ilişkisini değerlendirip, Stalin’in hemen görevden alınması gerektiğini açıklamıştır. Bu vasiyete uymayan Partinin ileri kadroları, bilerek veya bilmeyerek SSCB’nin geleceğini karartmışlardır. Ne yazık ki sonuç, Lenin’in öngörüleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Fakat Lenin’in hatasını, bu gerçeği önceden görüp bunun için gerekli adımları atamaması olarak belirleyebiliriz elbette ki! Fakat bu gerçeğin soyut yanıdır ve böyle genellemelerle devrimci bir sonuç üretemeyiz. Bunun için koşullara bakmamız gerekmektedir. İç savaş-Lenin’in kurşunlanarak ağır hasta olması gibi birçok faktörün, Lenin’in bu konuda ki yoğunlaşmasını engellediğini görüyoruz. Fakat tüm bu olumsuz şartlara rağmen Lenin ölümcül yatağında Stalin’in derhal görevden alınmasını isteyerek, aslında kadro politikasında ki bu eksikliği görerek tehlikeli gidişata dur demeyi bilmiştir. Buradan çıkan en özlü sonuç şudur: İçsel devrimini yapamayan yani bir komünist gibi olmayı başaramayan devrimci kadroların, kalıcı olmayan başarılara imza atmış olsalar da nihai olarak komünist mücadeleyi başarıya taşıyamadıkları ortaya çıkmıştır. Bu da üçüncü halkanın özelliklerinin: içsel devrimin yani her yanıyla demokrat-tutarlı-sevgi dolu-siyasi koku alma duyusu gelişmiş-okuyan-tartışan-hoş görülü-kendi hatalarını görebilen ve bunu gerektiğinde açıklayan-kolektif aklı benimseyen vb. özelliklerin devrimci kadrolarda öncelikle olması gerektiğini bize söylemektedir.

Üçüncü halka tek başına gelişemez ve de Ezilenlerin Pedagojisi yazarı Paulo Freire’in dile getirdiği praksis çalışmanın yani teori ve pratiğin diyalektik ilişkisi içinde var olmak zorundadır. Diğer anlatımla; demokrasi ve sosyalist mücadelenin başarısının kalıcı olabilmesinin temel şartı, bu mücadeleyi içsel devrimini yapmış kadroların yönetmesidir. Aksi halde başarısızlık kesindir. Yine örnek vermek gerekirse; eğer Lenin gibi içsel devrimini yapmış komünist bir lider partinin başında olmasaydı, 1917 Şubat devrimi hemen sonrası, Stalin ve Kamanev’in liderliğindeki Bolşevikler, Menşeviklerle birleşip mevcut burjuva iktidarı destekleyeceklerdi. Yani Lenin, Menşeviklerle birleşme ve burjuva hükümeti destekleme anlayışına müdahale etmeseydi Bolşevik parti de ülkemizdeki komünist partiler gibi tarihin sayfalarında silik harflerle yerini alacaktı. Ama Lenin’in varlığı her şeyi değiştirmiştir. Nisan tezleriyle durumu tam tersine çevirerek devrimin gerçekleşmesinde tartışmasız önderlik rolünü yerine getirmiştir. Kaldı ki Rus devrim sürecinde bu tür doğru adımları Lenin, siyasi, örgütsel ve ideolojik mücadelenin her zorlu aşamasında atmıştır. Burada cevapsız kalan soru şudur: peki, Lenin’de olan bu doğru düşünce ve tavırlar neden Stalin, Kamanev ve diğer liderlerde bulunmuyordu? Bunun cevabını araştırdığımızda karşımıza şu gerçek çıkıyor: sadece Lenin değil, Marx, Engels, Mao, Ho, Castro da bulundukları koşullarda doğru adımlar atmışlardır. Yani bu liderlerin siyasi yaşamlarına baktığımızda da benzer özellikler taşıdıklarını görüyoruz. Peki, nedir bu özellikler? Yukarıda sıraladığım özelliklere şunları da ekleyebilirim: kendileriyle barışık, tutarlı, samimi, dürüst, ilkeli, açık, yanlışlarla her aşamada mücadele eden, emekçi kitlelerin çıkarlarını her zaman ön planda tutan vb. özellikler olarak ifade edebiliriz. Yani tek kelimeyle İçsel Devrim yapabilmiş komünistlerdir bunlar. Bu liderleri mükemmel insanlar olarak ele almamız da yanlış olur elbette ki. Onlar da birçok yanlışa imza atmışlardır mutlaka. Bu nedenle komünistleri, az hata yapan, yaptığında da bunu hemen fark edip düzelten ve kritik-karışık tarihi anlarda doğru adımlar atabilen devrimciler olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla içsel devrimini yapamayan devrimciler, devrim tarihinde başarısızlığa, içsel devrimini yapanlar da liderliğe ve başarıya koşmuşlardır.  

Özetle; “bir ben vardır bende benden içeru” diyen Yunus Emre’nin devrimci tespiti sadece bunları bize anlatmak istemektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir