Atatürkçülük hakkında laf edecek isek eğer, onu, çıkış noktasından başlayarak ele almaya çalışmalıyız. Kendine Atatürkçü veya Kemalist diyen kitlenin, bu çıkış noktaların özelliklerini bilmediklerini ve egemenlerin itina ile bu bilgileri onlardan sakladıklarını görüyoruz. Tıpkı Atatürkçü sistemin baskı ve şiddetine uğramış herkesin, Atatürkçülüğün biçimsel de olsa Cumhuriyetçi yanlarını görmemezlikten gelmesi gibi.
Diğer tarafta bugün çoğu devrimci grubun da geçmişteki komünist hareketin birçok eksik ve yanlışlarını araştırıp bilince çıkartmadıklarına şahit oluyoruz. Bu açıdan Atatürkçülüğün ve komünistlerin çıkış profillerine özetle bakacak olursak, karşımıza aşağıdaki tablo çıkar.
1-M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı için Aleviler ve Kürdlere gitmesi
Mustafa Kemal ve arkadaşları olarak tanımladığımız kadrolar aslında Osmanlı devletinin asker-sivil bürokrasisini oluşturuyordu. Bunların siyasi geçmişleri de esas olarak İttihat ve Terakki Cemiyetiyle ilişkili olan reformcu ve komplocu muhaliflerdi. İttihatçıların yarattığı ulusal felaket, Dünya Paylaşım savaşında taraf oldukları ülkelerin yenilgisi ve ülkeyi terk etmeleriyle birlikte, galip devletler ülkemize akbaba gibi konmuşlardı. Bu işgali yasalaştıran da Sevr anlaşmasıydı. Ülkede durum hiçte parlak değildi. Ülkenin yarısı işgal edilmiş, halkın önemli bir kesimi Padişahın fermanlarına uyarak bu yeni İttihatçılardan uzak duruyor, birkaç ufak hareketin dışında işgal kuvvetlerine karşı herhangi bir başkaldırı-karşı koyuş vs. olmuyordu. Bu durumda M. Kemal’in dayandığı tek güç, Osmanlı ordusunda ki subay kadrolarıydı ve bunların da halkla ciddi hiçbir bağı yoktu. (Bu konuda 1919 yıllarında Develi Belediye Başkanlığı yapmış olan Kanberli Osman dâhil vb. anılara bakmak gerekir). Subayların Kurtuluş Savaşı için yaptıkları toplantıya kimsenin gelmediğine şahit oluyoruz. Çünkü camilerde, Padişahın ‘Göğ gözlü deccal derhal tutuklanmalı’ vb. türden fermanı sürekli okunuyordu. Komünistlerin ise bu olumsuz durum karşısında hiçbir hareketi ve girişimi yoktu.
Bu nedenlerle Sevr anlaşması ister istemez Mustafa Kemal’i, Osmanlı devletiyle arası hiç iyi olmamış ve yüzyıllardır isyan etmiş iki halkın yanına itmişti: Aleviler ve Kürdler! Diğer bir ifadeyle Mustafa Kemal, toplantılar için niye Karadeniz şehirlerine veya İç Anadolu’da işgalin olmadığı şehirlere gitmedi? Bu açıdan gelişmelere baktığımızda Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan ve Erzurum toplantı ve kongreleri tesadüf değildi. Muhalif ve dirençli iki kesimi(Kürd ve Alevileri) yanına alma girişimleridir bunlar.
2-) M. Kemal’in Dışta Komünistlere gitmesi
1919 Mayıs’ından itibaren M. Kemal ve arkadaşlarının, dış politikada önemli gelişmelere yol açacak fikirleri oluşuyordu! Aynı dönem Rusya da devrim olmuş ve devrimi Bolşevik adı verilen komünistler başarmıştı. Ve yıkılmayacakları da anlaşılmıştı. Onlardan belki destek alınabilirdi. Bunun için ilişki kurmanın önemi ortaya çıkmıştı. SSCB ile hem elçilik açılmış, hem de Kurtuluş savaşını başlatan Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve diğer ileri gelenler, Bolşeviklik lehine demeçler vermeye hatta propaganda yapmaya başlamışlardı. İsterseniz bunlara bir bakalım:
1920’lerde, “yukarıdan aşağı bir komünist rejim” kurma tartışmalarının alevlendiği, hatta bir “Türk Şuralar Cumhuriyeti Anayasası” hazırlandığı bilinmektedir. Vekiller Heyeti’ndeki bir konuşmasında, Mustafa Kemal şöyle diyordu: “Bu memleket ancak Bolşeviklikle kurtulur.. Türkiye’nin Bolşevik ve komünist olduğunu derhal dünyaya ilan edeceğim” ( Özge Unsur, ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ KAMU YÖNETİMİ VE SİYASET BİLİMİ (SİYASET BİLİMİ) ANABİLİM DALI, Yüksek Lisans Tezi, 1. SOVYETLER VE TÜRK MİLLİ KURTULUŞ HAREKETİ Başlığı altında)
Yukardaki cümleyi takip ettiğimizde Özge Unsur K. Karabekir ile ilgili devam eder. “Kazım Karabekir’in de benzer görüşler öne sürdüğü görülmektedir. ‘Bekir Sami ve Yusuf Kemal Beyler yanımda iken geleceğimiz hakkındaki tartışmalarda ne Avrupa’nın esasen bir türlü anlaşamadığımız yönetim tarzında ne de çoktan modası geçmiş Müslüman ve Türk birliğinden bizim için kurtuluş olmadığını ve elden geldiği kadar az zamanda bize uygulanabilecek bir Bolşevik yönetimi kabul zorunda olduğumuzu ve bunun da mümkün olduğu kadar gürültüsüzce olmasını ittifakla uygun bulmuştuk.” (age, aynı başlık altında)
Sonuçta Sevr anlaşması, Kurtuluş mücadelesi vermek isteyen liderleri ikinci adım olarak, dışta da Komünistlerin(Bolşeviklerin) yanına, sözde de olsa itmişti. Fakat içte ve dıştaki bu adımlar, tamamen kendini zayıf hisseden bir küçük burjuva sınıfın tutarsız davranışlarından ibaretti. Çünkü kendilerini güçlü hissettikleri anda(ki M. Kemal ve arkadaşlarını güçlü kılan nokta, Kürdlerin ve komünistlerin bölük pörçük, dağınık ve güçsüz olmalarıdır) Kürdlere ve komünistlere yaklaşma adımlarının tam tersine döndüğüne şahit olacağız. Şimdi de buna bakalım.
3-) Koçgiri isyanı ve M. Kemal
Bu konu dâhil Kürd başkaldırılarına ilişkin ciddi araştırmalar yapmadan bir karara varmak elbette ki yanlış olacaktır. Kürd ulusunun bir parçası olan Koçgiri Aşiretine bağlı güçlerin, M. Kemal hareketiyle çatışması 1921 yılı baharında olmuştu. Fakat Koçgiri güçleriyle M. Kemal’in ilk karşılaşması, 1919 yılı güzünde Erzurum’dan Sivas’ta yapılacak Kongreye gitmeye çalışırken olmuştur. M. Kemal, Koçgiri aşiret bölgesinden geçeceği için milletvekili olan Dersimli Diyap Ağa’dan koruma talep eder. Bu da bize, M. Kemal ile Koçgiri aşireti arasında ciddi sorunların ve anlaşmazlıkların olduğunu göstermektedir. Bu konudaki iddialar, konunun çok farklı boyutları olduğunu bize anlatmaktadır: a-) Erzurum’dan Sivas’a Kongre için gidecek olan M. Kemal’i, silahlı güçleriyle pusuda bekleyen Koçgiri Aşiret lideri Alişer Beyin varlığı b-) Alişer’in M. Kemal’i yakalayıp Osmanlı Devleti taraftarı Elazığ Valiliğine teslim edeceği veya öldüreceği, c-) Koçgiri aşiret liderleri içerisinde Osmanlı Devletinde görev almış üst rütbeli subayların olması, d-) diğer Kürd aşiretlerin, Koçgiri ayaklanmasına söz verdikleri halde destek vermemesi, e-) Koçgiri aşiret liderlerine M. Kemal tarafından mülkü amirlik (Kaymakamlık-Nahiye müdürlüğü) gibi görevler ve milletvekillik önerilmesi ve bunun reddedilmesi vb. gelişmeler araştırılarak Koçgiri Kürd ayaklanmasının niteliği açığa çıkartılmalıdır.
Bu nedenlerle; Koçgiri Ayaklanmasını ayrıca ele alıp ayrı bir değerlendirme konusu yapmak durumundayız. Fakat Koçgiri İsyanına karşı M. Kemal’in uyguladığı taktikleri burada konu ederek Atatürkçülüğün bu ilk davranış biçimlerinden birini daha sergileyebiliriz.
Bu konuda ilk silahlı eylemi Koçgiri silahlı güçleri başlatmış ve M. Kemal’de Merkez Ordu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman denen katil-soyguncu çete reisini isyanın bastırması için görevlendirmişti. Burada altını çizdiğimiz konu başlığı ise; M. Kemal’in bu kanun kaçağı(Osmanlı Devleti tarafından aranan) ve de Ermeni-Rum halkını katleden ve onların mallarına el koyan bir faşist kişiyle kurduğu gizli ve renkli ilişkinin trafiğidir. Bu Faşist çete reisi, Rum, Ermeni ve yoksul Giresun köylülerin malına mülkine el koyarak edindiği servetiyle, cezaevi kaçkınları ve paralı genç askerlerden oluşan askeri birlikler oluşturmuştu. Tüm bunları 1919 Mayıs’ın da Samsun’da M. Kemal ile yaptığı görüşmede, ondan aldığı yetkiye dayanarak yaptığı belirtilmektedir.(Bakın: Koçgiri İsyanı ve Topal Osman, Cemal Babaoğlu).
Ayrıca bu aşağılık kişinin, M. Suphi ve arkadaşlarının katlinde nasıl bir organizasyon yaptığını da biliyoruz. Tüm bunların M. Kemal’in bilgisi dâhilinde ve onun onayı ile gerçekleştirildiği bilinmektedir.
İşte bu çete bozuntusu, Koçgiri isyanı başladığında Sakallı Nurettin Paşa’nın yanında milis güç olarak sahaya sürülmüştür. Ona bu isyanda rol verilmesinin nedeni, kıyıcılığı, acımasız ve düzenbazlığının bu savaşta caydırıcı ve korkutucu olacağının düşünülmüş olmasındandır. Gerçekte de böyle olmuştur. Kürd savaşçılarının yenilmesi sonrası ordu geri çekilmiş fakat T. Osman ve çetesi halka işkence ve katliam yaparak onların tüm mal ve mülklerine el koymuştur. Örneğin binlerce küçük ve büyükbaş hayvan sürülerini Giresun’a götürmüş ve tüm bunları kasaplara fahiş fiyata satmıştır vb.
Özetle; M. Kemal’in ittihatçı çizgisinin bu izlerine bakarak, onun başlangıç profilinin hangi renklerden oluştuğunu görebiliyoruz.
Şimdi de Kurtuluş Savaşı döneminde ki Komünistler ile M. Kemal ilişkisine göz atalım.
4-) Atatürk’ün İttihatçılığı ve Komünistlerin Alternatifsizliği
Lozan anlaşmasıyla resmiyet kazanan küçük burjuva devrimin, İngiltere’yle olan ön görüşmeler ve mutabakatları sonucu rahatladığını görüyoruz. O güne kadar Sovyet Hükümetinin halkın ekmeğinden, Beyaz Rus Faşistleri ve emperyalistlerin generalleriyle yürütülen savaştan keserek gönderdiği yardım ve desteklere rağmen, Türkiye’nin dış politikada ki tavrı, emperyalist devletler yönünde olmuştur.
Genç cumhuriyet liderlerinin kendilerini güçlü gördükleri 1920 sonu ve 1921 başlarında, içte devrimci örgütlenme ve oluşumlara karşı ciddi tasfiyeler, dışta da SSCB hükümetine karşı algı yönetme girişimleri başlamıştı. Hızla gelişen sol hareket gerçekten de sadece dışarda M. Suphi hareketiyle değil, içerde de Çerkez Ethem ve diğer sosyalist kesimler, Yeşil Ordu’nun hâkimiyeti, Eskişehir’de matbaa, gazete çıkartma ve Mecliste grup kurma gibi önemli bir etkinliğe ulaşmıştı. Fakat komünist hareketin kitlelerle bağı zayıftı ve daha da önemlisi var olan sol potansiyeli merkezileştirip, kitlesel, bağımsız ve savaşan örgütlü bir güç oluşturamadığını görüyoruz. Sol adına yapılanlar dağınık, korunaksız ve bağımlı girişimler olarak kaldığı için, M. Kemal ve arkadaşlarının erken davranıp onları yok edebilmesi kolay oldu. Yani Kurtuluş savaşında ve Cumhuriyetin kurulmasında Komünistlerin bir alternatif yaratamamaları ülkemizdeki burjuva devriminin sakat ve eksik kalmasında belirleyici olan faktördür.
Sonuçta, M. Kemal ve arkadaşlarının İttihatçılığı başlar: içte Çerkez Ethem’in tasfiyesi, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli, Yeşil Ordunun kapatılması, Türkiye Halk İştirakyum Fırkası ve gizli Komünist Fırkası’nın yasaklanması hepsi 1920 yılı sonu, 1921 başına rastlar. Çünkü Mustafa Kemal’in ayağı 1920 yılı sonu itibariyle artık yere sağlam basmaya başlamıştı. Fakat her şey garanti değildir. Bu açıdan Bolşevikler bir müddet daha idare edilmiş, hatta onların gözünü boyamak için 1920 sonlarında düzmece Komünist Partisi bile kurulmuştu. Zaten Lozan sonrası, açıktan İzmir Kongresi ile kapitalist-emperyalist sistem içinde kalmaya karar verilmişti. Ülkede ise:
a-) Padişahlığı yani feodal monarşiyi yıkıp onun yerine parlamenter Monarşiyi ikame eden,
b-) Feodal alt ve üst yapı kurumlarını Cumhuriyet sistemine monte eden,
c-) Proletarya ve emekçiler dünyasına hiçbir hak tanımayan,
d-)Kürd halkının ulus olduğu gerçeğini bile inkâr eden,
e-) Emperyalizme bağlılıkta veya bağımsızlıkta temel ölçü olan ağır sanayi yerine hafif sanayiyi kuran vb. politikalar 1923 Cumhuriyetinin siyasi stratejisi olmuştur.
Pekâlâ, M. Kemal ve arkadaşlarının bu yüz seksen derece dönüşlerinin ve devrimi kapitalizme bağlamalarının nedeni nelerdir derseniz? Bunun üç(3) ana nedeni olduğunu söyleyebilirim:
Birinci neden; hareketin tamamen küçük-burjuva sınıfsal içerikte olması ve nesnel olarak proletaryanın cılızlığı da sosyalleşme ve demokrasinin olmamasında rol oynamıştır.
İkincisi; proletaryayı temsil eden Türkiyeli komünistlerin kendi sağındaki güçten medet uman sakat politikaları, demokratik devrimde güçlü ve bağımsız bir güç yaratamamalarının nedenidir. Ülkede ki sınıfsal mevzilenme cılız da olsa, 1919 yılından başlayarak, Çerkez Ethem’in yarattığı türden askeri birlikleri komünistlerin öncelikle organize edip disipline etmeleri acil görevleri olmalıydı. Yani küçük burjuva diyerek küçümsediğimiz M. Kemal ve arkadaşlarından önce harekete geçmeliydiler. Ki bu konuda en ufak bir girişim dahi olmamış, aksine M. Suphi, Kurtuluş Savaşı için organize ettiği askeri taburlarını M. Kemal’in emrine vermiştir.
Üçüncü olarak da; Sovyet iktidarının Türkiye Kurtuluş Savaşına karşı, kendi özel koşulları nedeniyle yürüttükleri pratikteki tutarsız ve yanlış politikalarını sayabiliriz. Bu yanlışlık esas olarak, M. Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesine giden süreçteki ilgisizlikleri (Türkiye’ye gidiş konusunda uyarmama, birlikte oldukları Sovyet elçisinin M. Suphi’ler den ayrılması vb. gibi) ve de katledilmeleri sonrası ciddi hiçbir tavrın ortaya konmaması ile kendini göstermiştir.