ÜRETİM GÜÇLERİ VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ ÜZERİNE  

MARX’IN ÜRETİCİ GÜÇLER KURAMI NEDİR

Marx’ın, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserin önsözünde üretici güçlerle üretim ilişkilerinin doğal sürecini ele alan mükemmel bir tarifi mevcut. Fakat Marx, bu formülasyonun bir sonucu olarak, İngiltere ve ABD gibi gelişmiş ülkelerde devrim beklentisine girmişti. Peki, Marx’ı yanıltan neydi? Bu konuya Lenin: “o dönem kapitalist ülke devletlerde militarizm örgütlü değildi” gerekçesini ileri sürerek cevap vermişti. Elbette ki bu açıklama Marx’ın yanılgısını açıklamaya yeter! Fakat bu kuramın, Marx sonrasında birçok sapmaya ve ciddi yanılgılara kaynaklık ettiğini de not ederek, bu tür yanılgıları ve sonuçlarını yazının ikinci bölümünde (Felsefi başlık altında) ele alıp tartışmamız gerekecek. Şimdilik şu kadarını not düşmeliyim:

II: Enternasyonal’i oluşturan Alman Sosyal Demokrat Parti başta olmak üzere birçok komünist parti, üretici güçlerin (kaçınılmaz ve önlemez olan gelişimi sonucu) mevcut üretim ilişkileriyle çelişkiye düşerek sistemin çökeceği(nasılsa yıkılacak) tezine dört elle sarılarak, yozlaşmış ve konformist bir çizgiyi savunur hale gelmişti. Bu sağcı determinist beklentinin yanında, Stalin de kuramın diğer ucundan tutarak, üretici güçler ve üretim ilişkiler arasındaki diyalektik ve doğal süreci iradecilikle yani müdahaleci davranışla(volontarizm ile) nasıl rayından çıkardığına şahit oluyoruz. Yani bir yanda kaderci mistik, diğer yanda da müdahaleciliği yanlış biçimde kullanan karşıt iki sapmayı irdelememiz gerekecek.

Marx’ın adı geçen kuramı:

 “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir sosyal biçimlenme asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, SOL Yayınları, sf. 39-40, Sekizinci Baskı)

Bu kuramı doğru okuyabilmek ve yorumlayabilmek için, öncelikle üretici güçler ve üretim ilişkilerin ne olduğuna bakmalıyız.

Üretici güçler;  insanlığın yaşamını devam ettirebilmesi için gerekli olan tüm ihtiyaçları(gıda+giyim+kuşam+barınak+iletişim+ulaşım+kültür vb.) üretenler ve belirleyenlerdir. Bunlar eski ve kurulu sisteme karşı çıkan güçler, emekçiler-toprak(doğa)-makine ve teknolojidir. Peki, üretim ilişkileri nedir?

Üretim ilişkileri; Marx’ın şu ifadesine bakarak: ‘üretim ilişkileri, maddi üretici güçlerin belirli bir gelişme derecesine karşılık düşen’ üst yapı kurumlarıdır diyebiliriz. Dolayısıyla Feodal toplumdaki üretim ilişkileriyle köleci, kapitalist ve komünist topluma ait üretim ilişkilerinin farklı olduğunu görüyoruz. Sonuçta üretim ilişkileri; üretim güçlerinin bulunduğu seviyeye uygun olarak biçim alan, bu güçlerle birlikte sistemin kendisini oluşturan hukuk-mülkiyet-kültür vb. kavramların örgütlenmiş biçimleridir. İdeoloji-felsefe-siyaset, örgütlenme vb. gibi üst yapı kurumları aslında üretim ilişkilerinin kendisidir.   

Açıklanan bu kavram ve bilgilerin ışığında şimdi üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki diyalektik, canlı bağı ve çatışma noktalarını ele alabiliriz.

EKONOMİK SÜREÇ OLARAK ÜRETİCİ GÜÇLER İLE ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Marx'ın konumuzu ilgilendiren ikinci bir saptaması da üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çatışmasını ele aldığı bölümdür. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin bir ifadesi(alt ve üst yapı) olarak ortaya çıkar ve ikisi birlikte üretim tarzını yani toplumsal sistemi(köleci-feodal-kapitalist vb. gibi) oluşturur. Fakat üretim güçleri geliştikçe ortaya yeni ilişkiler çıkar. Bu yeni üretim ilişkileri ise yeni bir toplumsal sistemin habercisidir.  Dolayısıyla eski üretim ilişkileri artık üretici güçleri temsil etmez(çünkü o gelişmesine başlı olarak yeni üretim ilişkilerini ortaya çıkartmıştır) ve onun gelişmesinin önüne birer engel olarak çıkar: “Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişmesinin sonucu olan biçimler olmaktan çıkıp bu gelişmenin önünde engeller niteliğine bürünürler.” Ve Marx, ikinci tespitini açıklar: “O zaman sosyal devrim çağı başlar.” İşte bu tespit, incelememizi doğru biçimde yapabilmemiz için, üretici güçler ile üretim ilişkilerini ve karşılıklı temaslarını baştan başlayarak(İlkel Komünal-Köleci-feodal-kapitalist ve komünist toplum) sırayla örnekleyip anlatmamızı zorunlu kılıyor.

Üretici güçleri, ilkel Komünal toplumların bağrında ortaya çıkan ve sürekli büyüyen ve gelişen bir varlık gibi düşünmeliyiz. Bu, bir insanın doğup büyümesi ve sonuçta ölmesini içeren bir sürecin aynısıdır. Bu üretici güçler, belli bir seviyeye geldiğinde kendi ilişkilerini yaratıp belli bir toplumsal sistemin oluşması için gerekli olan üst yapıyı oluştururlar. Bu üst yapı genel olarak hukuk-kültür gelenek, mülkiyet vb. biçimler olarak siyaset-ideoloji ve örgütsel şekillerde kendini ortaya kor. Dolayısıyla üretici güçlerin gelişme seviyesini uygun düşen bu ilişkiler, kendi sistemini kurduktan sonra üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte eskir. Çünkü üretici güçler geliştikçe yeni üretim ilişkilerini ortaya çıkartmaktadır. Tıpkı bir insanın olgunlaşmasıyla birlikte, çocukluk-ergenlik-gençlik çağlarındaki davranışların ve alışkanlıkların eski ve terk edilen ilişkiler haline gelmesi gibi! Dolayısıyla üretici güçler geliştikçe, yeni ilişki biçimleri ortaya çıkar ve bu yeni ilişkiler eski ilişkilerle çatışmaya girerek aslında yeni toplumsal bir sistemin habercisi olurlar. Çünkü eski ilişkiler: mevcut sistemin(köleci-feodal-kapitalist) koruyucusu ve yöneticisi yani onun siyasi-örgütsel-ideolojik-kültürel vb. yapı taşlarıdır. Fakat “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir sosyal biçimlenme asla yok olmaz” diyen Marx, hayati bir konuya parmak basmış olur: Sosyal devrimin başarılması yani yeni ve gelişmiş bir sistemin ortaya çıkması, ancak üretici güçlerin her yönüyle gelişmesi oranında mümkün olabilecektir. Binlerce yıl süren köleci ve feodal toplumlardaki karmaşık gerilemeler-iç içe geçmeler-ilerleme ve geri dönüşleri ve de kaçınılmaz olan sıçramaları içeren bu süreç aslında “İçerebildiği bütün üretici güçler”in gelişmesi cabasından başka bir şey değildir. İşte “İçerebildiği bütün üretici güçler”in gelişmesi sonucu sırayla yeni toplumlar(köleci-feodal-kapitalist) kurulabilmiştir. Açıktır ki Ekim devrimi sonrası komünizm kurulamamışsa bunun temelinde “İçerebildiği bütün üretici güçler”in gelişmesi sürecinin iyi yönetilmemesi yatmaktadır.*

*Bu konu HOMO KOMÜNUS adlı dört ayrı kitapta geniş şekilde ele alınmıştır.  

İLKEL KOMÜNALDAN KOMÜNİZME

Üretici güçlerin sürekli gelişimini bir insanın yaşamıyla kıyaslayarak daha anlaşılır hale getirebiliriz. Yani gelişmesinin belli bir olgunluk aşamasında, ona denk düşen yeni üretim ilişkilerinin(üst yapı kurumlarının) ortaya çıktığını insan hayatından örnek vererek açıklarsak: insanın bebekliği ve çocukluğunda ki davranış-düşünce ve alışkanlıklarının birer üretim ilişkisi yani üst yapı kurumu olarak düşünürsek, bu ilişkilerin gençliği, olgunluğu ve yaşlılığında aynı olmadığını görürüz. Her şeyin kolektif olarak üretilip tüketildiği İlkel Komünal toplumda, savaş, hırs vb. araçları kullanarak mal ve insan biriktirenler, yeni bir toplumun kurucusu köle sahiplerinin atalarıydı. Yani onlar gelecek olan bir toplumun(köleci toplumun) öncüleridir. Yeni bir sistemi kurduklarında buna uygun ve denk düşen hukuku-örgütlenmeyi-inancı ve geleneği oluşturanlar da onlardı. Tam da burada önemli bir püf noktasına değinmemiz gerekiyor: Köleci-feodal ve kapitalist sistemlerin oluşmasında aktif ve esas olarak rol oynayanlar köle sahipleri, derebeyleri ve burjuvaziydi Ve daha da önemlisi bu sınıflar kendi zıtlarını yani onları yok edecek sınıfları da beraberlerinde taşıyorlardı. Dolayısıyla sınıflı toplumlar olarak köleci-feodal ve kapitalist sistemler, zıt güçlerle birlikte var oldular. Yani köle sahipleri-kölelerle, senyörler köylülerle-burjuvalarla(serflerle), burjuvazi de proletarya ile birlikte kendi sistemlerinin asli unsurları (sınıfları) olarak yerlerini aldılar. 

Örneğin köleci toplumda üretici güç, köleler ve doğa idi. Köleci tolumun üst yapı kurumu yani dönemin hukuk-mülkiyet -kültür vb. üretim ilişkisi yani siyaset-örgütlenme, ideoloji ve felsefesi, dönemin üretici güçlerine denk düşüyordu. Bu konuda çarpıcı örnekler verebiliriz. Köleci toplum düz bir yol izlemediği gibi dünyanın değişik bölgelerinde de farklı farklı uygulamalar içinde gelişti. Örneğin ilkel Komünal tolumun inanç sistemini oluşturan paganizm( eşyalara-doğa olaylarına yani somut nesnelere tapınma), köleliğin geliştiği toplumlarda putperestlikle birlikte etkin olmaya başladı. İlkel Komünal toplumun etkilerinin hala var olduğu doğu toplumlarında da bu tapınma kişiler ve somut nesneler üzerinden sürdürülmeye devam etti: İyi ahlak ve amaçları hedefleyen Konfüçyüslük, Budizm, Hinduizm, Taoizm, Zerdüştlük, Şamanlık vb. gibi. Yani dönemin üretici güçlerine denk düşen üretim ilişkilerinin bir parçası olan düşünme veya inanç şekli, Komünal toplumun izlerini taşıyan somut ve ilkel biçimlerde ortaya çıkmıştı. Mülkiyet ve hukuk da dönemin acımasız katılığını ve kesin hükümlerini içeriyordu: Köleler insan, doğa da canlı varlık olarak algılanmıyor ve öldürme ve hiçe sayma esas yöntem olarak benimseniyordu. Öyle ki Antik Yunan ve Roma’nın gelişmiş toplumlarında bile köleler, tüm özgürlükler ve imkânlardan yoksundular ve bu doğal ve de yasal bir anlayış olarak, demokrasi ve özgürlüğü savunan aydınlar tarafından bile savunuluyordu.         

Ne zaman ki köle emeği ve doğa, üretimde yetersiz kaldı, bu güçlerin yerini, gelişen üretici güçler almaya başladı. Örneğin serfler, yani köleler gibi alınıp satılmayan ve istendiğinde öldürülmeyen, üretim araçlarını da kullanan yarı köle diyebileceğimiz köylü(burjuva) sınıfları oluşmaya başladı(çünkü üretim, bu yarı özgür köylüler aracılığıyla daha da verimli oluyordu). O zaman köle sahipleri de değişmeye ve feodal beyler halini almaya başladılar. Üretici güçler bu biçimiyle gelişmeye başlayınca, bu gelişime denk düşen yeni hukuk-mülkiyet biçimi-kültür ve gelenekler de oluşmaya başladı. Bu da feodal sistemin kendisiydi!

Feodal toplumu oluşturan sınıflar esas olarak geniş topraklara sahip senyörler ve krallar ile toprakta ve her yerde üretimi yapan köylüler ve zanaatçılardı. Feodal topluma denk düşen üretim ilişkisi olan düşünce biçimi(ideoloji) tek tanrılı dinleri zorunlu kılıyordu. Çünkü köleci toplumun aksine, üretici güçlerin gelişimine bağlı olarak, üretim ilişkileri yani siyaset-ideoloji ve örgütlenme de gelişmiş, bir önceki toplum ilişkisine göre daha örgütlü ve merkezi hale gelmişti. Feodal toplumu karakterize eden temel özellik onun içinden geldiği köleci topluma göre daha tekçi-merkezi ve mutlak olmasıydı. Dolayısıyla köleci toplumun pagan ve putperest inançları bu dönemin gelişmiş tarzını karşılamıyordu. Feodal topluma; mutlak, tartışmasız ve de tekçi olan bir inanç anlayışı gerekliydi. İşte tek tanrılı dinler bu ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkmışlardır. Bu bir tesadüf değil, dönemin üretim güçlerine denk düşen üretim ilişkilerin kaçınılmaz bir sonucuydu: daha merkeziyetçi, örgütlü ve tartışmasız(mutlak) olan Tanrı-Papa-Kral ve Beyler gibi!

Feodal toplum, ister istemez kendini yok edecek zıt sınıfı da beraberinde getirmişti. Bu da köylüler ve onun gelişkin türevi burjuvaziydi! Önce tüccarlar olarak, giderek zanaat erbabı-el ile üretim yapanlar(manifaktür) ve sanayici olarak ortaya çıktılar. Bu sınıf, feodal toplumun tekçi ve mutlak olan anlayışına karşı, değişik araçlar ve yöntemler kullanarak insan aklını-deneylemeyi-çoklu, tartışılır ve serbest olanı(özgürlüğü) gündeme getirdi. Çünkü feodal anlayışın tekçi ve tartışılmaz olan mutlakçı anlayışı onun gelişimini engelliyordu. Yani üretici güçler olarak gelişim devam ediyor ve yeni toplumun(kapitalizmin) daha gelişmiş üretim ilişkileri, kendini sürekli ortaya koyuyor ve eski ilişkilerle çatışıyordu. Yeni toplumun oluşumunda öncü rolü oynayan burjuvazi, 1400-1500 yıllarından itibaren feodal egemenlere karşı, evrimci ve devrimci tarzlarda Avrupa’da mücadele etmeye başlayarak 1800’lere gelindiğinde çoğu ülkede iktidara gelmeyi başarmıştı. Burjuvazi de diğerleri gibi(köle sahipleri ve feodal beyler) kendini ve sistemini yok edecek sınıfı beraberinde taşımıştı: Proletarya. 

Yukarıda ki iç içeliği ve diyalektik ilişkiyi, Kapitalist sistemde yerini alan proletaryanın gelecek toplumu kuracak olan rolünü de ele alarak süreci tamamlamamız gerekiyor.  

Üretici güçler olarak insan yani üreten sınıf, bütün sınıflı toplumlarda kendi zıddını da oluşturarak sistemde yerini alıyordu. Yeni toplumun oluşumunu başlatan, başlangıç itibariyle üretici olan sınıf, giderek sistemin koruyucusu ve yöneticisi konumuna yükselerek ilerici rolünü kaybediyordu. Yani köle sahipleri, ilkel Komünal yaşam içinde yeni toplumun kurucu öncüleri olarak ilerici rol oynamışlardı. Tıpkı senyörlerin, kölelerin isyanları üzerinde yükselen feodal toplumun kuruluş sürecinde aldıkları ileri tarihsel rolleri gibi! Bu, feodal toplumda burjuvazinin ilerici rolüyle daha da anlaşılır hale gelmiştir. Fakat üretici güç olarak tarihsel-toplumsal roller üstlenen bu sınıfların, bu ilericilikleri sınırlı ve geçicidir. Onlar kendi sistemlerini kurduktan sonra giderek üretici değil tüketici olacaklardır. Nedeni de; bir alt toplumdan bir üst topluma geçme sürecinde oynadıkları ilerici ve geliştirici görevleri, artık kendi sistemini kurmuş oldukları andan itibaren onu korumak ve çıkarlarını güvenceye almak zorunda olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü kurdukları sistem sınıflı bir toplum olup, kendileriyle zıt olan sınıflarla birlikte kendi toplumlarını oluşturmaktadırlar. Sistemin kuruluşunda ilerici rol oynayan egemen sınıflar, kendi zıddı olan sınıfları ezerek ve sömürerek sistemlerini koruyan ve ayakta tutan tutucu ve gericilerdir artık. Bu sınıfsal sosyal süreç, kapitalizmle birlikte değişikliğe uğrar. Kapitalizmde yeni ve gelişmiş toplumun itici ve kurucu gücü proletarya olup o, artık sınıfsız bir toplum kuracak bir donanıma sahiptir. Yani sınıflı bir toplumun kuruluşunu yapmayacak olan, daha önceki köleci-feodal ve kapitalist toplumlarda olduğu gibi zıddı olan bir sınıfı beraberinde taşımayan özel bir sınıftır. Yani komünist toplumun kuruluşuna giderken kendi zıddı olan ve onu yok edecek bir sınıfı değil beraberinde kendisini de yok edecek düşünceyi taşımaktadır. Çünkü bu zıtlık ayrı bir sınıf olarak değil, proletaryanın düşünsel yapısı içinde olandır: toplumsal mülkiyet-kolektivizm-toplumculuk-sosyallik ve sosyal teknoloji gibi! Diğer bir anlatımla söylememiz gerekirse: gelecek toplum sınıfsız ise proletaryayı ortadan kaldıracak olan güç kimdir? O güç; bizzat kendisi ve onu tarif eden düşünsel yapısıdır. Yani kendisini de ortadan kaldıracak nitelikte bir toplumun kuruluşuna öncülük edecek düşünsel tohum toplumculuktur. Engels ve Marx’ın, Devletin güçlendirilmesi değil Sönümlenmesinin kaçınılmazlığına ilişkin ileri sürdükleri kuramlarının ideolojik arka planı işte budur.  

Bu aşamada(sınıfsız tolumda) kapitalist toplumdan devir alınan üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasında ki çatışma süreci, yerini uyuma, gelişmiş, farklı, zengin yeni çatışma biçimlerine bırakacaktır. Sınıfsız toluma(komünizme) giden yolda ki ara aşamada geçici sınıflı bir toplumsal süreç(sosyalist toplum) kaçınılmaz olsa da bu bir yeni sistem değildir. Buna, kapitalizmden komünizme geçişin ilk evresi diyebiliriz. Komünist toplumda; üretici güç olarak insan-doğa ve teknoloji ile bunlara denk düşen üretim ilişkisi olarak parasızlık-kolektivizm-toplumculuk ve sosyal değerler bir ve aynı noktada buluşacaktır. Bunların ne biçimler alacağını şimdiden bilemeyiz. Sadece varsayımlarda bulunabiliriz. Bu da bizim bu konuyu felsefi olarak ele almamızı yani sadece yorumlar yapmamızı zorunlu kılmaktadır. 

İkinci bölüm: FELSEFİ OLARAK ÜRETİCİ GÜÇLER İLE ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir