II. ENTERNASYONAL VE SOVYETLERDE ÜRETİCİ GÜÇLER KURAMI

Üretici güçler ve üretim ilişkileri, diyalektik ve tarihsel materyalist yasalara göre hareket eden ekonomik hayatın tarihsel ve toplumsal sürecin kendisidir. Bu süreci doğru okumak ve yaşama geçirmek, elbette ki siyasi bilincin, örgütlülüğün ve devrimci kişiliğin varlığıyla yakından ilgilidir. Özetle; sağlam bir siyasi gelişmişlik ve de onu tamamlayan güvenilir bir devrimci duruş(sınıf mücadelesi içinde dik duruş) olmadan teorik kuramları doğru şekilde yorumlamak ve yaşama geçirebilmek ve de kalıcı sonuçlar almak neredeyse imkânsızdır. Bu açıdan yapılan her laf ve atılan her adım, belki geçici veya sahte başarılar getirebilir ama kalıcı ve sonuç alıcı noktalara ulaşabilmek için, tamamen, devrimci değerler ile siyasi birikimi her mücadele alanında(ideolojik-felsefi-siyasi-örgütsel ve içsel süreçte) ve koşulda birleştirebilen yol ve yöntemleri bulmak gerekir. Örnek vermek gerekirse:

Lenin’in devrim öncesi II: kongrede formüle ettiği ve ayrılığa neden olan kadro politikası, Roza Lüksemburg, Troçki, Kautsky, Menşevikler dâhil sayısız kişi ve gruplar tarafından eleştirilmiş ve karşı çıkılmıştı. Sonuçta Lenin devrimin gerçekleşmesiyle haklı çıkmış ve Troçki gibi devrimciler, devrim yürüyüşüne katılmışlardı. Fakat devrim sonrası koşullar(emperyalist kuşatma, iç savaş-ekonomik yıkım-Lenin’in vurulması vb.) yeni bir strateji ve kuramı gerekli kılmasına rağmen bu adımlar atılamamış ve devrim kapitalistlere teslim olmuştu. Demek ki her aşamada devrimin genel gidişi, koşullara bağlı olarak değişmekte ve anın görevi olan taktik ve stratejileri belirlemek esas görev olmaktadır. Tıpkı 1917 Şubat devrimi sonrası ezici çoğunlukla Bolşevik kadroların karşı çıktığı fakat devrimin yolunu açan Lenin’in açıkladığı Nisan Tezleri’nin varlığı gibi!

Peki, devrim mücadelesinde felsefenin yerini nasıl tarif edebilir ve uygulayabiliriz? Felsefenin rolünü aslında Marx, Feuerbach’a yönelik tezinde dile getirmişti: dünyayı yorumlamakla yetinmemeli, onu değiştirmeliyiz. Yani felsefe, pratik siyaset (ideolojik ve siyasi mücadele ve örgütlenme) ile ilgilendiği oranda materyalist ve diyalektik içeriğine yani devrimci kişiliğine bürünebilecekti. Yoksa felsefe, idealist veya metafizik (durağan) yol izleyerek muktedirlerin aracı haline gelecek, pratikte de ezilenler adına herhangi bir dönüştürücü ve geliştirici rolü olmayacağı için, yanlışlarından ve eksikliklerinden kurtulamayacak, sadece yorumlarla sınırlı kalacaktı. Yorumlarla sınırlı kaldığı yani doğrulukları test edilmediği için, doğruları yakalamışta olsalar, bunlar sadece sözde kalacak, sonuçta da idealist ve metafizik yollara mecburen sapacaklardı. Buna en güzel ve popüler örnek olarak, diyalektik düşüncenin yaratıcısı Hegel ile materyalizmi formüle eden Feuerbach’ı verebiliriz. Hegel, diyalektik gibi muhteşem ve doğru bir işleyişi-yöntemi bulan kişidir fakat buna rağmen idealist dünya anlayışıyla yaşamla ilgisini kesmiş oluyordu. Feuerbach da maddi hayatı doğru analiz ederek materyalist düşünceyi geliştiren kişidir fakat buna rağmen o da her şeyi durağan ele alan (metafizik)bir yola girip o da yaşamla bağ kuramıyordu. Demek ki yaşamla her zaman bağ kuran materyalist ve ya diyalektik felsefecilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin sorunlarıyla ilgilendikleri oranda görüşlerini yanlışlardan arındırarak geliştirecekleri ve tek kanatlı kuş olmaktan kurtulacaklarını söylersem yanlış olmayacaktır. Çünkü Marx’ın öngörüsünü tekrarlarsam: dünyayı yorumlamakla yetinmeyip değiştirmek isteyenler, ancak gerçekten uçabilen kuşlar yani hayata dokunanlar oluyordu. Marx ve Engels’in kuramları ve felsefeleri milyarlarca insan tarafından benimseniyor ve bunun için ölüme bile gidiyorlarsa bunlar tesadüf ve sıradan olaylar olarak ele alınabilir miydi?  

Bu konuda, Sovyetler Birliğini 1924-1953 yılları arasında yöneten Stalin’in ve 1900 yılı öncesi ve sonrası Alman Sosyal Demokrat Yöneticilerinin(II: Enternasyonal liderlerinin) uygulamalarını örnek vererek konumuza girebiliriz.

ÜRETİCİ GÜÇLER KURAMININ DETERMİNİST YORUMU VE SONUÇLARI

Hegel, idealist diyalektik, Feuerbach ‘da Metafizik materyalist felsefenin temsilcileridir. Dolayısıyla Marx ve Engels’in geliştirdiği Diyalektik ve Tarihi Materyalizm felsefesinin karşısında yer alırlar. Fakat Diyalektik ve Tarihi Materyalizm felsefesini ve kuramını kabul edenlerin iki zıt düşünme ve eylem biçimleri olduğunu görüyoruz: determinizm ve volontarizm. Bunlar, D. ve T. Materyalizmi kabul ederler fakat bunu yaşama(siyasi ve örgütsel çalışmaya) yanlış biçimde geçirerek idealist ve metafizik anlayışlarla buluşurlar. Şimdi bu yanlışları, konumuz olan üretici güçler ve üretim ilişkileri üzerinden örnekleyerek ele alalım

II. Enternasyonal’in liderliğini de sürdüren Alman Sosyal Demokrat Parti liderleri, Marx’ın Üretici güçler kuramını, determinist (belirlenmiş ve zorunlu olarak sonuçlanacak tarihsel gerçek) bir yorumla açıklıyorlar ve buna uygun adımlar atıyorlardı. Yani onlar yaşamla ve sınıf mücadelesiyle ilgileniyor fakat bunu yanlış şekilde yönetiyorlardı. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse; onlara göre, üretici güçler gelişiyordu ve eski üretim ilişkileriyle çatışmaya girerek, var olan sistemin(kapitalizmin) yıkılmasını sağlayacaktı. Yani kapitalizm, devrevi bunalımlar sonunda nasıl olsa yıkılacaktı. Bu nedenle de bu kaçınılmaz sonucun bir gereği olarak; siyasi mücadelenin ihtilalci bir yol izlemesine gerek yoktu: sistem zaten yıkılacak dolayısıyla riske girmek saçma olurdu! Kabaca tarif ettiğim bu yaklaşım; aslında sınıf mücadelesinin ortaya çıkarttığı gerçekleri dikkate almayan ve bunları ezilenler adına analiz edip doğru taktik ve adımları bulup çıkartamayan, dolayısıyla bu nedenle burjuvazinin dümen suyuna girmek zorunda olan, reformcu(anti devrimci) bir siyaseti temsil ediyordu.

Birincisi; insanı yani emekçi sınıfı, üretici güç olarak ele almadıkları için, emekçi sınıfın gelişimini siyasi çalışmanın merkezine almıyor, onların gelişim sürecini izlemiyor ve umursamıyorlardı. Yani üretici güçlerin gelişiminin sadece teknolojiden ibaret olmadığını, emekçi sınıfların(özellikle de sanayi proletaryası ve yoksullar) kültürel, sosyal gelişim ve bilinçlenme derecesinin önemli olduğunun farkında değillerdi. İkinci olarak; üretici güçlerin gelişiminde belirleyici rol oynayan teknoloji, eğer sosyal yani sağlık-eğitim-tarım-ulaşım-çevre-bilişim vb. içerikte değilse bu teknolojinin, üretici güçler statüsünde olamayacağını yani gelişimi ve ilerlemeyi değil geriye gidişi temsil ettikleri ayrımını da bilmiyorlardı. Çünkü Atom veya hidrojen bombaları, her türlü saldırı silahları, laboratuvarlarda geliştirilen virüsler vb. anti canlı tüm teknolojiler, üretici güçler statüsünde değillerdir.

Sonuçta soruna bu zenginlik ve genişlikte bakmayan II: Enternasyonal temsilcileri, üretici güçlerin gelişim sürecini, insan faktörünü hesaba katmayarak ilk idealist yaklaşımlarını ortaya koymuşlardı. Bu idealizmi destekleyen ikinci faktör de; üretim ilişkilerinin yani siyasetin, örgütlenmenin, fikirlerin ve inançların gücünden oluşan insan iradesinin, üretici güçler üzerindeki etkisini hesaba katmamış olmalarıdır. Yani üretici güçler üzerinde ki egemenlerin köreltici, geriletici iradi çabalarını hesaba katmayarak, Marx’ın üretici güçler kuramını, idealistçe yorumluyorlar ve emperyalistlerin yanında hizaya giriyorlardı.

ÜRETİCİ GÜÇLER KURAMININ VOLANTRİST YORUMU VE SONUÇLARI

Bu konuda elbette ki birçok örnek sıralayabiliriz. Fakat hiçbiri, Sovyetleri emperyalistlerin kucağına iten Stalinci uygulamalar kadar eğitici ve ibret verici olamaz. Konumuz, onun üretici güçler kuramına ilişkin uygulamalarını ele almakla sınırlı.

1924 yılı itibariyle Sovyetler Birliğini yöneten Stalin, Marx’ın üretici güçler kuramını, tıpkı II. Enternasyonal liderleri gibi eksik yorumluyordu. Marx’ın kuramını hatırlarsak:

“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir sosyal biçimlenme asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar”

Yukarıdaki tarifin de söylediği gibi ‘üretici güçler gelişmeden önce bir sosyal biçimlenme asla yok olmaz’. Yani üretici güçler gelişmeden, sınıflı bir toplum olan Sovyetlerin komünist topluma ulaşması imkânsızdır. Bunun için ‘içerebildiği bütün üretici güçlerin’ neler olduğuna bakmalıyız. Üretici güçler a- sosyal teknoloji, b- insan yani emekçi sınıflar, c- çevre ve toprak. Peki, Stalin ne diyor: “… İlerlemeye komünizme doğru yürümeye devam ediyoruz. (GOTHA PRORAMI’NIN ELEŞTİRİSİ, Notlar bölümünden, sf. 244,  J. Stalin, ‘Leninizmin ilkeleri’ adlı kitaptan, İnter Yayınları)

Peki, Sovyetlerin sınıfsız bir topluma doğru yürüyebilmesi için Marx’ın belirlediği üretici güçlerin gelişmesi şartı yerine getirilmiş mi? Ne gezer! Üretici güç olarak hem teknoloji, hem de insan faktörünün bilimsel olarak ele alınıp geliştirilmediğini görüyoruz. Yani her ulustan başta sanayi işçisi olmak üzere emekçi sınıfların gelişimi için hiçbir adım atılmamış. Emekçi sınıfın ve kitlelerin eğitimi ve gelişmesine değil, sadece sanayileşmedeki teknik kadroların yetiştirilmesine ağırlık verildiğini görüyoruz. Sovyetlerde insanın gelişmesi için nelerin zorunlu adımlar olduğuna bakarak konumuzu ayrıntılayabiliriz.

Komünizme giden yolda, öncelikle Paris Komün ilkelerini uygulamak gerekiyordu. Yani Sovyetlerde 1- Seçme ve seçilme, 2- Geri çağrılma,3- herkesin ortalama işçi ücretini alması, 4- düzenli ordu yerine halkın silahlandırılması(ki bu konuda bırakın halkın silahlanmasını, aksine düzenli ordunun daha da geliştirildiğini görüyoruz), 5- çoğulculuk(kadınlar, etnik kökenliler, yaşlılar, çocuklar, hastalar, ötekileştirilenler vb. yönelik eşit davranma) yoktu.

6- Ayrıca sınıfsız topluma giden yolda olmazsa olmaz olan, bürokrasinin ortadan kaldırılmasıydı. Bürokrasinin kalkması için Marx’ın yaptığı önerinin hiç gündeme gelmediğini görüyoruz:  

herkesin bir zaman için ‘bürokrat’ durumuna gelmesi ve bunun sonucu kimsenin ‘bürokrat’ olmamasına yönelik önlemlerin hemen benimsenmesi.” Herkesin denetim-gözetim işlevi görebilmesi.” (EKİM DEVRİMİ DOSYASI, SOVYET YÖNETİMİNİN ÖRGÜTLENMESİ, Sf. 35, Ekim yayınları, DEVLET VE DEVRİM ADLI ESERDEN PARÇA, Lenin)

7- Lenin’in önerisi doğrultusunda da bir çalışma yoktu:

“ Önümüzdeki ilk görev, sosyalizmin ‘getirilmesi’ değildir, fakat sadece sosyal üretimin ve ürünlerin dağıtımının işçi vekilleri Sovyetleri tarafından denetlenmesine derhal geçiştir” (NİSAN TEZLERİ VE EKİM DEVRİMİ, birinci baskı, Sol Yayınları Sf.13)

8- Stalin de teknolojiyi, genel olarak üretici güç olarak algılıyor fakat onu sosyal teknoloji olarak geliştirmiyordu. Birçok sosyal proje(sağlık-eğitim, tarım, beslenme, konut vb.) hayata eşitsiz ve gelişmemiş biçimde geçiriliyordu. ( Sovyetlerdeki sosyal projeleri merak edenler, bu konuda Homo Komünus II. adlı kitapta ki ayrıntılı bilgilere bakabilirler).

Ayrıca belirtmeliyim ki Stalin, üretici güçlerin gelişmemesi için her türlü iradeyi sergiliyordu. Yani: - Seçme seçilme yerine atama, geri çağrılma yerine öldürme, herkesin ortalama işçi aylığı kadar ücret alması yerine gelirlerde uçurum, halkın silahlı gücü yerine göz kamaştırıcı düzenli ordu. Bürokrasinin azaltılıp yok edilmesi yerine toplumun 1/3 nün Bürokrat olması, Rus olmayanların dışındaki ulusların ve dezavantajlı kesimlerin ezilmesi, ekonomik süreci işçi sınıfının yönetmesi yerine zengin oligarkların yönetimi, Sosyal teknoloji yerine, emperyalist ülkelerle yarış yapan teknolojinin üretimi gibi.

Evet, Stalin üretici güçlerin gelişiminde üretim ilişkilerinin rolünü yanlış yorumlamış ve bu yönde müdahale ederek, II: Enternasyonal’e o da zıt taraftan yetişmişti.

Özetle: sınıf mücadelesinde ekonomik-kültürel-örgütsel-siyasi ve kuramsal süreçleri doğru yorumlamak ve bu yorumun doğruluğunu sürekli test ederek ilerlemek, yanlış varsa dönmek ve yeni şartlara uygun yeni tezleri sunmak ve başarıyı yakalamak ancak ve ancak diyalektik ve Tarihi Materyalizm yasasını içselleştirmekle mümkün. Bunun için de; kurucu ve başarılı liderleri özümsemek, ezilen ve sömürülenlerle iç içe olmak ve onlardan kopmamak, yanlışları görebilmek ve taşımamak, sevgi ve kültürel gelişmeyi önemsemek, okuma, araştırma ve tartışmayı bırakmamak, dayanışma ve paylaşımı yaşamın kendisi haline getirmek. İşte dünyayı değiştirmek isteyen filozofların diyalektik felsefesi buydu!         

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir