Rojava yani Batı Kürdistan’da ki demokratik devrim süreci, elbette ki bölgedeki Kürd halkının uluslaşma mücadelesinde önemli bir kazanım olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu sürece önderlik eden lider kadrolar, 11 Temmuz 2012 tarihli devrime çok farklı anlamlar yüklüyorlar. Daha açık bir ifadeyle devrim, A. Öcalan’ın belirlediği çizgide ilerlemeye çalışıyor. Nedir bu çizgi?
Hüseyin Sürensoy, 1şubat 2024 tarihli ‘21.Yüzyılın İlk Devrimi: Rojava Devrimi’ adlı yazısında, Rojava ’da ki ve Kürd devrimlerin niteliğini, Öcalan’ın ağzından bize şu şekilde aktarıyor:
“Benim için devrimin anlamı, uygarlık sisteminin sürekli alan ve uygulamasını daralttığı ahlaki, politik ve demokratik toplumun yeniden ve daha geliştirilmiş olarak bu niteliklerini kazanmasıdır…” (Abdullah Öcalan)
Yazar da makalesi boyunca Rojava devrimini anlatmış ve sayısız tariflerde bulunmuş. Bunlara da yazı içinde gerekli olduğunda değineceğim.
Uluslar, esas olarak burjuva devrimleriyle ortaya çıktı. Daha önceden kavimler-aşiretler-boylar(soylar) vb. toplumsal gruplar vardı. Uluslaşma, esas olarak kapitalist Pazar ekonomisinin çocuğudur. Yani ayrı dil ve gelenekleri olan halk toplulukları, yüzyıllar süren kapitalistleşme süreci içinde alış-veriş-trampa ve de anti feodal kültürel etkileşimi yaşamışlardır. Bu alt yapı, 1789 Fransız devrimiyle birlikte, üst şekillenmesinin son şeklini almıştı. Yani ortak toprak ve dil-yurttaş olma-ortak haklar ve duygular edinip, feodalizmin dinsel, buyurucu ve ötekileştirici sistemine karşı, cumhuriyetçi ve eşitlikçi bir rejimi ikame etmek istemişlerdi. Burjuvazi, bu devrime önderlik etmiş olsa da gericileşerek, bu sürecin demokratik içeriğini taşıyamamıştır. Bu süreci sosyal olan emekçi kitlelerin( başta sanayi işçilerinin) omuzlamış olduğunu da not etmeliyim. Dolayısıyla uluslaşmanın demokratik bir içerik kazanabilmesi artık çağımızda, burjuvazinin yani bireyciliğin değil, proletaryanın sosyal anlayışıyla mümkün hale gelebilecektir. Bu yeni dönemin kuramı da Marxizmdir.
Gelinen aşamada, burjuvazi, tekelci emperyalist zırha bürünerek demokratik tüm değerleri terk etmiş, feodalizmin tüm pistliklerini üstlenmiş fakat göstermelik de olsa eski değerlere sahipmiş gibi davranmaya başlamıştır.
İşte Öcalan’ın bahsettiği ‘uygarlık sistemi’nin kendisi ve adı, Marksist açıdan budur. Bu sistem, onun da dediği gibi “ahlaki, politik ve demokratik toplumun” alan ve uygulamalarını daraltmıştır. Peki, daraltılan bu alanları genişletmek için ne yapılması gerekiyor? Buna cevap olarak Öcalan şunları söylüyor: “demokratik toplumun yeniden ve daha geliştirilmiş olarak bu niteliklerini kazanması” gerekmektedir. Bu cevap ve de H. Sürensoy’un “Rojava devrimi, Kapitalist modernitenin kuşatıcı yapısından kurtuluş eylemidir.” sözü, gerçeğin, genel bir tespitinden öte bir anlam ifade etmiyor.
Evet, bunlar doğru fakat genel ve eksik tespitler. Dolayısıyla sahada ve kuramda başka bir durum mevcut:
- Pratikteki (Rojava’daki ) uygulamalara baktığımızda, ciddi yanlışlar ve çelişkileri içinde barındırıyor.
- Siyasi belirleme ve hedeflerde ciddi bir eksiklik olduğunu ve bunun da önlenemez bir yanlışa yol açacağını görebiliyoruz. Bunlara sırasıyla bakalım:
Birincisi;
Dile getirilen doğru fakat genel tespitlerin aksine, Kürd ulusunun yaşadığı alanlarda durum çok farklı seyretmektedir. Suriye’de ABD ile olan ilişkiler, Irak’taki feodal dizilişler(Barzani-Talabani) ,Türkiye’deki Tekçi-İslamcı devlet ile çözüm arayışları vb. gerçekler, sahada durumun hiçte “…Kapitalist modernitenin kuşatıcı yapısından kurtuluş” ve demokratik toplumun yeniden ve daha geliştirilmesi yönündeki eylemsel süreçler olmadığını bize söylüyor. Tabii ki Kürd ulusal mücadelesinin, bu üç ülkede ve İran’da demokrasi ya da yazarımızın deyişiyle söylersek “kapitalist moderniteye” karşı mücadelesi açısından büyük kitlesel kazanımlar elde ettiği de yadsınamaz. Fakat genel tablo, özellikle de Suriye ve Irak’ta olumsuzluk renkleriyle dikkatimizi çekiyor. Her iki ülkede de Kürdlerin ABD ile ilişkisinin sıcaklığı, ezilenleri her an havasız bırakabilecek durumda. Rojava’da, ABD ile ilişkinin tuzaklarla dolu nedenleri var. ABD iktidarının, Rojava Kürd yönetimiyle kurduğu ilişkinin, aslında emperyalistçe bir arka planı var. Yani; ABD, Türkiye’nin bölgeye girmesini veya saldırılar yapmasına gizlice göz kırparak, Kürd güçlerinin ABD’nin himayesine ihtiyacını sürekli gündemde tutmaktadır. ABD eğer Kürdlerin dostuysa, Afrin işgalinde neden kılını kıpırtmadı? Neden sınır boyu Türkiye saldırılarını durdurmuyor veya Kürd Yönetimine yardımcı olmuyor? Türkiye’nin bombardımanlarına karşı Irak hava sahasını neden kapatmıyor? ABD hem Türkiye ile stratejik ortak olacak hem de Rojava Yönetimle! Gel bunu külahıma anlat!
Ayrıca “Rojava devrimi, İktidarı hedeflemeyen, ezen-ezileni olmayan bir örgütleniş ve yönetim modelidir.” diyen H. Sürensoy, Rojava devriminin, pratikte derin çelişkiler içine düştüğünü itiraf etmiş olmaktadır.
İktidar nedir? Ordusu-polisi-bürokrasisi vb. araçları olan yöneticilerin örgütlenmiş gücüdür. Peki, Rojava da bunlar yok mu? Hepsi de var! Demek ki iktidar yani devlet, geçici bir güç olarak sizin bu tespitlerinize rağmen olmaya devam ediyor.
Diğer yanda Sürensoy, devrimin inşası için yapılması gerekenleri de bize aktarıyor: “ … Demokratik ulus bileşenleri, kendi kararlarını, oluşturdukları komünal meclis ve demokratik kurumlarda alırlar.” Gerçekten muhteşem fakat bir o kadar da eksik bir durum söz konusu. Yukarıda ifade edilen demokratik adımlar siyasi içeriklerdir. Bu muhteşem adımların sorunsuz biçimde hayata geçmesi için iki temel politikanın da programa alınması gerekmektedir. a-) emperyalist devletlerle demokratik bir işleyişin olmayacağını bilince çıkarmak, b- yukarıda Öcalan ve yazarımız tarafından dile getirilen demokratik siyasi adımların olabilmesi ve bunların gelişebilmesi için ekonomik alanda da eşitliğin ve demokratikliğin sağlanmasını hedeflemek. Bu önemli konuyu da ikinci başlık altında ele alıp açacağız.
Ayrıca;
-Rojava’da savaşan askerlere 80 dolar ile maaşa bağlamak, öldüklerinde bu parayı 50 dolara indirmek,
-eleştirel bir ortamın yokluğu ve anti demokratikliği,
-savaşan güçler arasında her ülkeden ajanların özellikle de ABD’ye çalışanların varlığı,
-ABD’li şirket ve kurumlarla stratejik ortaklıklar,
-yöneticiler ile savaşan güçler arasında ki ayrımın giderek büyümesi ve çok sayıda savaşçının ayrılması ve Avrupa’ya gitmesi vb. olumsuzluklar sayılabilir.
Rojava ’da ki bütün bu olumsuzlukların yani ‘kapitalist modernite’nin varlığı, ekonomik gerçeklerde saklı. Şimdi de ona bakalım.
İkincisi;
Rojava ‘da sınıfsal farklılıklar, zengin-fakir arasındaki derin uçurumlar var mı yok mu? Sonuçta demokratik olmanın dayanması gereken temel ekonomik ve sosyal alandır. Dolayısıyla sadece ‘kapitalist moderniteye’ değil, aynı zamanda kapitalist ekonomiteye de karşı olalım ki demokratik toplumu inşa edebilelim. Yoksa Rojava ve Kürd ulusal devrimi, Türkiye-Cezayir-Güney Afrika vb. birçok ülke gibi kapitalist modernitenin çarpık biçimde uygulandığı ülkelerden biri olmaktan kurtulamaz.
Yazarımız şöyle demiş: “Rojava’da devrimin diğer bir özelliği de, devrimi ve onun inşasını geleceğe havale etmemesidir. Marksist ideolojinin en temel yanlışlarından biri de buydu.”
Fakat Rojava’ da ekonomik anlamda bir demokratiklik ve eşitlik programını görmüyoruz. Yani sınıfların ortadan kaldırılmasına yönelik herhangi bir adıma rastlamıyoruz. Hâlbuki ‘devrimi geleceğe havale etmeyen’rejimler işe önce ekonomik eşitlikten başlarlar.
Dolayısıyla:
- Rojava’ da sınıflar yani sömüren ve sömürülenler (sermaye ve emekçiler) var mı yok mu?
- Rojava’ da toprak sorunu yani büyük toprak sahibi( ve topraksız köylü) var mı yok mu?
Vb. sorular uzar da gider! Eğer bu sorulara eşitlikçi ve sosyal yani 'İş adamları-patronlar ve büyük toprak sahibi beyler de yok' diye cevap verebiliyorsak, orada eksik ve yanlışlar da olsa demokratik bir devrim var diyebiliriz. Yok, veremiyorsak, üzülerek belirtmeliyim ki Rojava’da ki devrim, yukarıda saydığım ülkeler gibi, kapitalist modernitenin bataklığına doğru hızla yol almak zorunda kalacaktır.
Dost acı söyler!