ÜLKEMİZDE SOSYALİSTLERİN BİRLİĞİ NEDEN GERÇEKLEŞMİYOR VE ÇÖZÜM YOLU VAR MI?-II

Birinci bölümde, sosyalistlerin birliğini engelleyen arka planın genel anlamda, feodal kültür tarafından forsa edildiğini örnekleriyle açıkladım. Ülkemizde bu arka plan, genel hatlarıyla aynı rengi taşıyor olsa da belli farklılıkları içeriyor. Her şeyden önce Osmanlılık adı verilen ve Avrupa feodalizmine benzemeyen Aysa Tipi Feodal Üretim biçiminin derin etkileri mevcut. İkinci farklılık, Stalinizm’in ülkemizdeki devrimci gruplar üzerindeki özel ağırlığıdır.

Bu iki olumsuz etkinin birleştiği nokta, feodalizm ve onun kültürüdür. Feodal kültür, emperyalist ve kapitalistler tarafından sistemli bir şekilde özelikle de sömürge ülkelerde destekleniyor ve geliştiriliyor. Osmanlılık kültürü; üretmeyen, savaş ganimetleri-haraç ve vergi sistemi ile ayakta duran bir sistemin üst yapı kurumudur. Bu sistemin Avrupa feodalizminden farklılığı, modern sınıflara imkân tanımayan mülkiyet ilişkisidir. Feodalizmin temel üretici gücü olan toprağın özel mülkiyeti, tamamen devlete aittir. Miri sistem adı verilen bu üretim tarzında sanayileşme sadece stratejik bazı iş kollarında mevcut fakat mülkiyet yine devlete aittir. Sanayi kuruluşlarında özel mülkiyet sadece Ermeni-Rum-Yahudi Keldani-Süryani vb. halklar arasında mevcuttur. Dolayısıyla Osmanlıda burjuva demokratik süreci geliştirecek sınıflar esas olarak yoktur.    

İkinci olumsuz etki olarak Stalinizm, feodal kültürün tüm özelliklerini taşımaktadır. Avrupa devrimci hareketleri, Hitler faşizmine karşı mücadelede Stalinciliğin zaaflarını görmüş ve yaşamıştır. Dahası D. Avrupa ülkelerinde kurulan ‘komünist’ iktidarların paçavra ve uydu hükümetler olması ve de Yunanistan devrimine ihanetinden dolayı Stalinizm, Avrupa’da deşifre olmuştur.

Fakat ülkemizde Stalinci anlayış, Troçkistler tarafından ve de sadece Troçki’nin yüz yıl önceki görüşleri ışığında eleştirildiği için, hem yeterince teşhir edilememiş hem de Hitlere karşı elde edilen zaferden dolayı eleştiriden azade tutulmuştur. Stalin’in, TKP veya örgüt içinde önemli görevler alan ileri kadrolar tarafından herhangi bir eleştirisi de olmamıştır. Tam bir biat kültürü içinde, Stalin’in fahiş hataları komünizm olarak algılanmış veya ona dokunacak cesaret ve bilinç oluşmamıştır. ‘Sol içi şiddet’in ideolojik ve siyasi babası Stalin’dir ve ülkemizdeki devrimci gruplar arasındaki derin fay hattının ikinci nedeni de budur.

Aşağıda devrimciler ve demokrasi güçleri arasındaki somut yarılmaları kısaca sıraladıktan sonra, bunların Osmanlılık ve Stalinizm ile ilişkilerini örnekleyip önerilerime geçebiliriz.           

  1. Atatürk'ü devrimci olarak tanıyanlar veya onun düşünce ve yaptıklarını eleştirenler ile onu faşist diye tarif edenler,
  2.  Ermeni-Rum ve diğer uluslara uygulanan katliamlara ilişkin politikaları benimseyip sesini çıkarmayanlar ile bu soykırıma karşı çıkanlar,
  3. Atatürk iktidarının, Komünistlere, ilericilere, azınlıklara ve Kürtlere yönelik faşist uygulamalarını ve politikalarını dile getirenler ile bu konuda ya sessiz kalan veya bu eylemleri savunanlar,
  4. 1919’lardan itibaren TKP hareketini ve izlediği politikaları eleştirel olarak ele almayıp, geçmişi kahramanlık hikâyesi haline getirenlerin saflarda yarattığı tahribat,
  5. İşçi sınıfı içinde; CHP ve DEP’in çizgisinde olan sendikacılık anlayışı ile sınıf sendikacılığı arasındaki derin uçurum,
  6. Bir kesimin yasal ve açık mücadeleyi temel alması fakat bu taktiği temel almayan devrimci kesimler arasındaki yarılma,
  7. Şiddeti, Marxizm’in ilkesi olarak gören anlayışlarla, devrimin siyasi mücadele temelinde geliştirilmesini ve zoru savunma amaçlı ele alanlar arasındaki farklılık,   
  8. Ayrıca siyasi mücadeleyi strateji olarak benimseyenlerin, proletaryayı ve aydınları temel alanlar olarak iki kampta toplanması,   
  9. Güç peşinde gidenler ile gücün, kendi bağımsız çalışmalarıyla oluşturulacağını savunanlar arasındaki  farklılık,
  10. Devlet şiddeti ile yaratılan toplumsal yarılmaların dışında, en önemli kırılma, ezen ulus sosyalistleri ile ezilen ulus devrimcileri arasındaki güven bunalımı,
  11. Ülkemizdeki laik sistemi savunanlar ile bunun şeriata çıkan bir kapı olduğunu söyleyenler arasındaki derin uçurum,
  12. Ülkemizde ve dünyadaki yenilgiler sonrası, safları terk edenlerin, gizli-sinsi-bireyci-dedikoducu kültürlerini yayarak, güvensizlik harcını karmaları,

Bunlara başka sayısız noktalar da eklenebilir elbette!

Yazı boyunca da belirttiğim gibi, yarılma noktaları genel olarak tek noktada toplanmaktadır: demokratik kültürün oluşmamış olması! Toplumsal olarak tam bir burjuva demokratik süreç yaşanmamış ise, o ülkelerin Almanya-İspanya-Portekiz ve İtalya gibi kaçınılmaz olarak faşizm yolunda ilerleyecekleri nerdeyse kesindir. İnsanların etkilendiği kültür, genel anlamda Osmanlı feodal ilişkiler ağından(İslamiyet-İttihatçılık vb.) oluşmakta ise de 1915’de ve sonrasında sürdürülen soykırım eylemleri ve Kürtlere yönelik katliamlar, milyonlarca Müslümanlaştırılmış-Türkleştirilmiş ve de zulme uğramış kesimi, sağın kucağına itmiştir. Bu da aydınların ve toplumun bilincinde ciddi bir anti sol sapmaya yol açmıştır. Toplumumuzda ki tarihsel olumlu gelişme Alevilik iken, bu kültür de hem İslamiyet’e bağlanarak, hem de kapitalizmin çıkarcı ve bireycilik bombardımanı karşısında tutunamayarak, toplumcu ve devrimci içeriğini boşaltmıştır. Sonuçta: her şeyi bilen ve bunun mutlak doğru olduğunu sanan cahillerin, zorbaların oluşması. Hırsızlığı ve çalıp-çırpıp zengin olmayı hak sayan Müslüman ve laik kesimlerin varlığı. Her şeyi ve her ilişkiyi kendine benzetmek isteyen psikolojik kırılmaları yaşayan ve hilede uzmanlaşmış kişiler; Biat kültürüne şiddetle karşı çıkan fakat Atatürk’e veya liderlerine biat edenler; Acımasız olanların ve güçsüzleri ezenlerin, güç karşısında sindiği ve pısırıklaştığı bir toplumsal bir ucubenin vb.’lerin olduğu bir insan profili ülkemizde giderek topluma hâkim olmaya başlamıştır. Sosyalistler yukarıdaki profilden izler taşıyor olsalar da onların çok daha özel ve nitelikli olumsuzlukları mevcut.

Onları sadece Osmanlılık ve diğer feodal kültürler etkilemiyor, aynı zamanda onlar üzerinde Stalinizm’in ve kapitalist Sovyetlerin derin etkileri bulunmaktadır.

Birincisi; 1923 burjuva devrimi, Osmanlı devletini yıkmış fakat diğer yandan onun kültürünü topluma aktarmıştır. Bu kültür; radyo ve uçak yapan-elektriği köye getiren vb. bilimsel çalışmaları yapanları ‘benden habersiz nasıl yaparsın’ diyerek cezalandıran Osmanlı Devlet Baba anlayışıdır. Köy Enstitüleri deneyi haricinde her alanda yasakçı ve otoriterdir. Toplum demokratik bir süreci yaşayamamış ve aydınlarımız dâhil toplumun her kesimi yarı bilinçli, yarı İslam, yarı milliyetçi, yarı devrimci, yarı aydın olarak yani burjuva demokratik kültüre değil, Kapitalizme bulanmış feodal kültür ile bugünlere gelmiştir. Elbette ki sosyalist kesimler de bu kültürü devrimci saflara taşımışlardır. Nasıl ki Atatürk, Cumhuriyetin Padişahı(tek adam) olarak kendini konumlandırıp, bunu ölene kadar devam ettirmiş ise, devrimci örgütlerde de liderliğin ölene kadar devam etmiş olması tesadüf değildir. Sonuçta demokratik kişiliği gelişmemiş, okumayan-inceleme yapmayan-tartışmayan-ezberlere-çıkarlara ve lidere göre ahkâm kesen, ilişki kuran-sahte ve sahici olmayan popülist sosyalist kişiler ve grupların hâkim olduğu ve de bir türlü kitlelere ulaşamayan Türkiye devrimci hareketi oluşmuştur. İşte 68 kuşağının isyanı, bu olumsuzluğa bir tepki olarak ortaya çıkmış fakat o da bilinçlerde değişimi sağlayamayıp duyguları kazanmakla yetinmiştir. 

İkinci bir örneği de Marxizm’de şiddetin rolü üzerine vermek istiyorum. Örneğin Stalin, yarattığı korku imparatorluğunun kurbanı olmuş ve kendi kadroları tarafından planlı bir şekilde öldürülmüştür. Ülkemizde de kendi arkadaşlarına işkence eden ve ya kesip doğrayıp bavullara koyan, çatışıp, pusu kurup öldüren ve de kendine “komünist” diyen binlerce insanımız mevcut! Böylesi bir devrimci hareketi yönetenler, güveni ortadan kaldıranlar, birlik için bir araya gelebilir mi? Birbirlerine arkadan küfür eden veya silah sıkanlar ortak bir plan etrafında toplanabilir mi? Dahası, poliste iyi deney vermeyenlerin veya devrimci mücadeleyi bırakanların açıktan ve dürüstçe bu yanlışlarını dile getirdiklerini duydunuz mu? Çünkü feodal kültür bunu-yani kendi hatasını açıklamayı, tartışmayı-doğru olan düşünce ve davranışları benimsemeyi vb.’lerini- yasaklar ve utanç sayar! Ama demokratik kültür, insanlarla kaynaşmak ve ilerlemek için bunu zorunlu ön koşul sayar. İşte bu da bize çözümün nerede olduğunu göstermektedir.  

SONUÇ

Yukarıda ki örnekleri çoğaltabilirsiniz! Dolayısıyla bu örneklerden çıkartılacak dersler bizim için önemlidir. Bu derin kırılmaların bir anda düzelmesini beklemek hayal! Fakat devrim davasına inananlar açısından, hiçbir konuda, okumadan-incelemeden-araştırmadan ve bir araya gelip tartışmadan kesin yargı ve açıklamalarda bulunmamaları, demokratik kültürün kendisidir. ‘Demokrasi mücadelesini vermeden ve öncülük yapmadan proletarya devrimi başaramaz’ diyen Marx-Engels ve Lenin’dir. Devrimci kişiler de, tartışan-yanlışı nerede görüyorsa onu açıklayan-kendi yanlışlarını açıkça kabul eden, kendine en ağır cezayı veren, mücadeleye sevgi temasını kaybetmeden yaklaşan, insana genel anlamda şiddeti yasaklayan vb. demokratik kültürü edinmişler ise, demokrasi mücadelesine öncülük edebilirler! Bu tür devrimci özellikleri taşımayanlardan birlik beklemek de abes ile iştigal etmektir. Çünkü birlik; bireyciliği-bencilliği ayaklar altına alanların başaracağı bir kültür zenginliğidir

Evet. Çözüm sadece budur ve bu maya kesinlikle tutacak olan biricik Marxist çalışma tarzıdır. Bu tarz, feodalizmin ve emperyalizmin tekçiliğini (diktatörlüğünü-biat kültürünü-komplolarını-algı yönetmelerini vb.) ve şiddetini süre içinde etkisiz kılacak, komünist kişinin(Sosyal İnsanın)İçsel Devrim sürecinin kendisidir. Bu, proletarya hareketini yaratmanın ve milyonları kazanmak için gidilecek yolun da girişidir. Bu yola bir kere girenlerin hiç ummadıkları ve beklemedikleri anlarda bir araya gelip zalimleri alaşağı edeceğinden de emin olabiliriz.           

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir