ÜLKEMİZDE SOSYALİSTLERİN BİRLİĞİ NEDEN GERÇEKLEŞMİYOR VE ÇÖZÜM YOLU VAR MI?-I

Ne yazık ki bu sorun, yüzyıldan fazla bir zamandır devam ediyor. Eğer gerekli adımları atmazsak epey bir zamanda devam edeceğe benziyor.

ARKA PLAN

Elbette ki bu sorunun derinleşmesinde, devrimci güçlerin dışındaki faktörlerin de rolü büyük! Emperyalistlerin iktidara her türlü desteği vermesi-egemen güçlerin halkı sindirmek için devleti kullanması- din ve milliyetçiliğin devlet tarafından sürekli propaganda edilmesi ve desteklenmesi, SSCB’nin yıkılması, Çin’in kapitalizmde ısrarı, 12 Eylül iktidarlarının zaferi ve birçok faktör bu sonucu yaratan nedenler olarak sayılabilir. Fakat bunların analizi ve gündeme alınması başka bir yazının konusu! Ben burada, devrimci ve demokrasi güçlerinin kendilerine ilişkin kırılmalarını ve yanlışlarını açıklamaya yani düşmanın gözündeki çöpten önce, kendi gözümüzdeki merteği görmeye odaklanmaya çalışacağım!

Her alanda ve tüm sınıf mücadelesini yürüten güçler arasında birlik iki türlü gerçekleşiyor: birincisi, ortak düşmanı olanların bir araya geldiği ve geçici olarak güçlerini birleştirdikleri, cephe türü örgütlenmeler; ikincisi de düşman güçleri devirip yerine kendi iktidarını kurmak isteyen güçlerin, bir araya gelerek oluşturdukları gelişmiş, kalıcı örgütlenmelerdir. Marxizm’de bunların birincisine demokratik, ikincisine de sosyalist örgütlenme deniyor.

Ülkemizde demokrasi güçleri ve sosyalistlerin birlikteliğini engelleyen içsel ve dışsal engeller, aslında tek bir nedene dayanmaktadır: burjuva demokratik devrim sürecini gerçek anlamda yaşayamamak! Eğer sanayileşmeye bağlı gelişmiş bir ekonomik süreç yaşanmışsa ülkenizde, genel anlamda kendinizi feodal ilişki ve kültürden kopup, demokratik ve sosyal olan sürecin içinde bulacaksınızdır. Modern sınıf savaşlarının gelişiminin motoru, diyalektik tarihsel süreçtir. Bu süreçte tekelci burjuvazi, geçici zaferler kazansa da gelişim mutlaka toplumsal ve sosyal yönde olacaktır. Bu gelişim, aydınlanma denen burjuva devrim mücadelesi ile başlayıp sosyalizm ile sonuçlanmaktadır. Yani burjuva demokratik devrim yoksa sosyalizm de olmayacaktır. Bu nedenle 1903’lerdeki Çarlık Rusya’sında, Komünist Parti programının omurgasının, burjuva demokratik devrim olarak belirlenmiş olması tesadüf değildir.

Bu sürecin önemini kavrayabilmek için iki çarpıcı örnek vereceğim.

Birinci örnek Avrupa’dan: Almanya, İspanya, İtalya ve Portekiz, 20. Yüzyılın, insanlığa kan kusturan faşizmin öncüsü ülkeleri. Bu ülkeler, sanayileşme sürecini tam anlamıyla yaşamayan ve feodalizmin etkisinde ve yönlendirmesi altında, 19. Y.yıl dan 20. Y.yıl’a giriş yapan ülkelerdir. Faşizmin arka planında feodalizm ve onun her noktadaki tekçilik anlayışı yatar. Diğer Batı Avrupa ülkelerinin değil de bu ülkelerin faşizmi benimsemelerinin temelini bu sosyoekonomik gerçek oluşturur. Bu, feodal kültürün yarattığı kaçınılmaz sonuçtur! Emperyalistlerin yani gericileşerek tröstler haline gelen burjuvazinin, insanlığa bu derece zulüm-katliam yapması, açlığa mahkûm etmesi, arkasına feodalizmin tekçiliğini almış olmasındandır.

İkinci örnek ise, Sovyetler Birliği ile ilgilidir. SSCB’nin yıkılmasında; Lenin’in ölümü sonrası yönetime gelen Stalin ve mevcut merkezi kadrolar belirleyici olmuştur. Kültürel olarak geri ve gelişmemiş bu insanlar, sosyalizme bilinç değil inanç yoluyla bağlıydılar. Onlar içerisinde en gelişmiş kişi ise Troçki’ydi. Varın sonucu siz düşünün! Lenin, Stalin’in hemen değiştirilmesi gerektiğini vasiyet etmesine rağmen, onun bu konudaki önerisi ve uyarısını dikkate almayan ve Lenin’in bu görüşünü parti kadrolarından saklayan Stalin-Troçki ve Merkez Komite üyeleridir. Bu tavırlarıyla bırakın komünist olmayı, bir burjuva demokrat gibi bile davranmamışlardır. Marxizm’in hangi ilkesinde gördünüz, arkadaşlarına ve insanlara içkence etmek- komplo kurup onları öldürmek, suikastlar düzenlemek, seçimleri değiştirmek vb. türden emperyalist burjuva taktikleri? Sınıflar tarihi onları affetmeyecektir. Özetle, sosyal insan yani sosyalist(komünist) olmanın ölçüsü; kendiyle barışık-hatalarını görebilen-yanlışını yoldaşlarıyla paylaşan ve bu hata nedeniyle kendisine en ağır cezayı veren vb. özellikleri taşıyan demokrat ve sosyal bir kişiliği taşıyor olmasıdır. Marx ve Engels’in komünist harekete Sosyal-Demokrasi adını vermeleri tesadüf değildir.

Yukarıdaki iki örnekte de gördüğümüz gibi; feodalizmin egemen olduğu Almanya’dan Marx ve Engels, yine aynı şekilde yarı feodal olan Çarlık Rusya’sından Lenin gibi liderler kendilerini yetiştirip, insanlığa, bilimsel sınıf mücadelesinin teorik ve pratik kazanımlarını sunmuşlar, dahası içinde bulundukları toplumu ileriye taşımışlardır. Ama bu demek değildir ki toplumun tamamı bu liderler gibi kendilerini eğitip geliştirebilsin! Marx ve Engels zamanında Almanya’daki işçi sınıfı örgütü ve hareketi, Avrupa’da lider konuma gelmiş; 1917 Ekim Devrimi de Lenin’in eseri olmuştur. Fakat bu iki ülkede de bu liderlerin peşinden giden ‘komünist’ kadrolar, onların ölümü sonrası; toplumu ve kendilerini geliştiremedikleri gibi, Almanya’da 1919 proletaryanın devrimini katleden, Rusya’da da Sovyet devrimini kapitalizme teslim eden adımları atarak, tarihteki yerlerini almışlardır.

TÜRKİYE’DE DURUM               

Bu temel yaklaşımın ışığında ülkemize baktığımızda; 1923 burjuva devriminin, ciddi eksik ve yanlışlıklar içermesi, burjuva demokratik sürecin kesintiye uğramasına ve biçimsel gelişmeleri saymazsak, 1923 devrim sonrası ülkemiz, Osmanlı kültürel yapının etkisi altına sokulmuştur. Hem de Osmanlılığa karşı çıkılarak bu yapılmıştır. Bunun için de birçok örnek verebilirim. Birincisi, mevcut laiklik sistemi, İkincisi, yoksul ve küçük köylünün toprak sorunun çözülmemesi, Üçüncüsü, Kürt sorunu ve ezilen halklar sorunu daha da çıkmaza sokulması, Dördüncüsü, emekçi sınıflara 1963’lere kadar hiçbir hak verilmemiş, onların temsilcisi olmaya çalışan komünistler de devletin mücadele ettiği en önemli düşman ilan edilmiştir. Bu örnekler uzar gider!

İşte bu vb. tüm sonuçlar, Osmanlı toplumunun kültürel yapısının 1923 Cumhuriyet Türkiye’sine aktarımıdır. Çünkü Osmanlı toplumunda sınıflar yoktur ve mülkiyet Padişah ve tanrıya aittir. Asya Tipi Üretim Tarzı olarak bilinen bu ekonomik yapı, modern sınıfları(burjuva-proletarya) dışladığı için devrimci dinamizm, toplumdaki tüm ilerlemeler, değişimler reformlar düzeyinde ve de yukarıdan aşağı gerçekleşmiştir. Yani bir padişah istenmiyorsa, o isyan ile alaşağı edilip bir başkası Sultan yapılmıştır. Veya istenmeyen Sadrazam indirilip yok edilmiş, bir başkası yönetime getirilmiştir. Tıpkı İttihatçıların Padişaha dokunmayıp, sadece hükümeti değiştirip devrim yaptıklarını sanmaları gibi! Sonuç; Osmanlıda, rejime dokunmayan ama iktidardaki kliklerden veya taraflardan birini iktidara karşı desteklemek, devrimcilik olarak algılanmıştır. İşte bu kültür, kendine sol ve ‘devrimci’ diyen kesimlerdeki devrimci anlayışın özünü oluşturmaktadır. Örneğin; 1923’lerdeki TKP dâhil(M. Suphi ve diğerleri) Sosyalistlerin ezici çoğunluğu, bağımsızlıklarını geliştirecek adımlar atmayarak, CHP’yi veya ilerici gördüğü sağcı partileri destekleme yoluna gitmişlerdir.

Yazının ikinci bölümünde, solun ve sosyalist hareketlerin birlikteliğini engelleyen fay hatların ve de bu hatların oluşmasını sağlayan, besleyen Osmanlılık ve Stalinci geleneklerin neler olduğuna bakalım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir