İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından Sinop’a sürgüne gönderilen Mustafa Suphi, 1914 yılında Rusya ‘ya kaçmıştı. Rusya da Bolşeviklerden etkilen özünde ilerici bir aydındır. Sovyet devrimiyle birlikte Bolşevik iktidarın da desteğiyle 1918 yılında Türk Sosyalistleri Konferansının toplanmasını sağlamıştır. Bu konferansta Türkiye Komünist Teşkilatının kurulduğunu görüyoruz. Özge Unsur adı geçen Lisans Tezinde konuya şöyle değiniyor:
“Konferansta Rusya ve Türkiye'deki amele ve rençperler arasında, “teşkilatlanma” ve “sosyal devrim” cephesinin fiilen ve fikren savunusunun yapılmasına ve “ilk müsait fırsatta” Türkiye’den de getirilecek vekillerle Rusya’daki teşkilat vekillerinden oluşan ilk Türkiye Komünist Kongresi’nin düzenlenmesine ve “teşkilatın fırka haline getirilmesine” karar verilmiştir. Mustafa Suphi, bu konferansta, Türkiye’de sosyalizmin ütopizm devrini atlatıp yeni bir devre girmekte olduğunu belirtir. Bu da, artık, inkılap teşkilatlarında yalnız “münevver ve mütefekkir” kimselerin değil, doğrudan zulme uğrayan kitlelerin de bulunması yani “inkılap ruhu”nun aşağı tabakalara nüfuz etmesiyle açıklanmaktadır.” (ÖZGE UNSUR YÜKSEK LİSANS TEZİ, ŞEFİK HÜSNÜ DEĞMER: SOL HAREKETİ İÇİNDEKİ YERİ VE GÖRÜŞLERİ, Sf.37)
Türkiye Komünist Teşkilatlarının birinci Kongresi ise 10 Eylül 1920 de Bakü Kızıl Ordu Kulübünde açılmıştır. Bu kongrede Türkiye Komünist Fırkası’nın kuruluşu gerçekleşmiştir.
Özge Unsur ayrıca bu kongrenin Şişmanov’un ifadesiyle Anadolu’da toplanması için M. Kemal Hükümetine müracaatta bulunduğunu fakat kabul edilmediğini aynı sayfalarda belirtmektedir. Kongreye katılacak delegelerle ilgili Ankara Hükümetinin zorluklar çıkarmasına rağmen ülkenin değişik illerinden katılımlar gerçekleşmiştir:
“Kongreye 15'i aşkın teşkilattan 51'i İstanbul ve Anadolu'dan olmak üzere 74 delege gelmiştir. İstanbul, Ankara, İnebolu, Zonguldak, Ereğli, Samsun, Sivas, Kars, Trabzon, Rize, Erzurum, Eskişehir, Konya idi. İzmir ve Adana teşkilatlarında seçilen delegeler, buralardaki savaşlar yüzünden Kongreye ulaşamamışlardır.” (aynı gayeli eser, Sf. 38)
Bu delegeler arasında TİÇSF üyeleri, Ethem Nejat ve Hilmioğlu Hakkı’da vardır. (Kimi araştırmacılar bu iki kişinin Komintern’in kongresine gittiklerini fakat orada tesadüfen bulunduklarını ileri sürmektedir). Kongre süresi içerisinde Özge Unsur’un ifadesiyle şu gelişmeler olmuştur:
“Kongreye başkanlık eden Mustafa Suphi, açılış konuşmasında, TKP’nin kuruluşunu Anadolu’daki anti-emperyalist mücadeleyi güçlendirici bir etken olarak nitelemiş ve bu girişimin Doğu halklarına örnek olacağını belirtmiştir. Mustafa Suphi, daha önce yaptığı çalışmalar hakkında Merkezi Heyet’in faaliyet raporunu okumuş ve yapılan seçimlerde TKP’nin başkanı olmuş, partinin genel sekreterliğine ise Ethem Nejat seçilmiştir.
l. Kongre, sadece 1918’de kurulan TKT’nin partileşmesi anlamına gelmemekte, ayrıca Türkiye’deki tüm sol grupları çatısı altında toplama özelliği taşımaktadır. Bu birleştirme kararı, Ethem Nejat ve Hilmioğlu Hakkı’nın önerisiyle alınmıştır.
Bundan başka kongrede, partinin program ve tüzüğü hazırlanmış, parti strateji ve taktiğinin çizilmesi; milli kurtuluş savaşının genel planının, anayolunun gösterilmesi amaçlanmıştır. Kongrede TKP’nin bir yandan Türkiye’de emperyalizme karşı olan mücadelenin derinleşmesine yardım etmesi, bir yandan da emekçilerin egemenliği için koşulları hazırlaması üzerinde durulduğu, “Anadolu’nun mevcut hükümeti son hükümet olarak kabul etmediği”nin vurgulandığı göze çarpmaktadır.” (Age, Sf. 39)
Süreci izlemeye devam edersek kongrede aşağıdaki konularda da kararların alındığını görüyoruz:
“ Kongrede belirtilen diğer konular ise, II. ve III. Enternasyonaller arasındaki farkın belirtilerek III. Enternasyonalden yana tavır konulması, sömürge sorunu, Türkiye’de bir Şura hükümeti kuruluncaya kadar bir kooperasyon hareketi başlatılmaya çalışılması, köylüleri devrim savaşına çekmenin gereği ve kadınlara tanınması gereken haklar olmuştur. l. Kongre, “Türkiye İşçilerine” başlıklı bir de özel çağrı yayımlamıştır. Çağrıda, emperyalistlerin saldırısına karşı tek cephenin kurulması gerektiği ve TKP'nin bu cepheye girmeye hazır olduğu açıklanmış ayrıca emekçilere, halka sağlanması gereken asgari istekler öne sürülmüştür. Bu istekler arasında, sendika ve grev hakkı; tek dereceli, genel, eşit, serbest ve gizli oylamalı seçim sistemi; yürürlükteki bütün vergilerin kaldırılması ve yerine kazanç oranıyla artan (gelir) vergi sisteminin konulması; parasız genel öğretim; topraksız ve az topraklı köylülere bedava toprak ve tarım aletleri dağıtılması; padişahlığın yıkılması ve cumhuriyetin kurulması; 1 Mayıs gününün resmen işçi bayramı olarak tanınması; sarayın, padişahın, toprak beylerinin mallarına, mülklerine hemen el konulması; Düyun-u Umumiye'nin, "Reji"nin, tekelin, yabancı kumpanyaların, kapitülasyonların kaldırılması gibi maddeler yer almıştır.”
Özge Unsur, Mete Tuncay kaynaklı yukardaki bilgileri aktarmasının yanında çok daha ilginç ve önemli G.S. Harris’in 1979 yılında çıkan ve Sf. 89 da dile getirdiği şu önemli bilgileri bize vermektedir:
“Harris, Mustafa Suphi’nin kongredeki genel tutumunu, Türkiye’de derhal Sovyet güç ve nüfuzunun kurulması gerektiğini düşünen sol kanatla, partiyi tipik bir burjuva milliyetçi örgüt haline dönüştürebilecek sağ kanat arasında dengeli bir yol sağlamaya çalışmak olarak nitelendirmiştir.” (age, sf.39)
Yukardaki tespite yönelik elimizde yazılı bir metin veya polemik yok. (M. Suphi’nin, teorik yazılardan ziyade propaganda ağırlıklı yazılar kaleme aldığı araştırmacılar tarafından dile getirilmektedir.) Fakat Bakü’de ki Kongre sonrası izlenen rotayı ve Parti yöneticilerin kimliklerini takip ettiğimizde M. Suphi ve arkadaşlarının, yukarda bahsi geçen ‘dengeli ve oportünist bir rota’ da ilerlediklerini söyleyebiliyoruz.
M. SUPHİ’NİN ROTASI
Birinci rota, Atatürk’ün onayı ile hareket etme ve Ankara’da ki hükümetle görüşmeler yaparak yol haritasının çıkarılmasıdır. Bu çerçeve de sorunu irdelediğimizde; savaşmak için hazırlanmış ve donatılmış bir askeri birliğin doğrudan M. Kemal’in emrine verildiği söylenmektedir. Bu aslında Bolşeviklerin ellerindeki askeri gücü Kerenski hükümetinin emrine verilmeleriyle bir ve aynıdır. Bu da Sovyet devrimin daha doğmadan boğulması anlamına gelir ki ülkemizde olanda budur zaten.
İkinci rota ise, teşkilatlanma ve parti oluşumunun aceleye getirildiği, bazı unsurların dışında hem delegeler hem de parti yönetimine seçilenlerin doğru seçilmediği ve gerçek anlamda komünist bir oluşum için gerekli bir derinliğin olmadığını görüyoruz. Örneğin Der-i Zor katili adıyla anılan Salih Zeki partide örgütlenmeden sorumlu Merkez yöneticidir. Benim doğum yerim Develi/Kayseri’de 1915’lerde Kaymakamlık yapan bu kişinin binlerce Ermeni vatandaşın öldürülmesinden sorumlu olduğu dile getirilmektedir. Eski İttihatçı kadrolardan biri olan bir kişiyi araştırmadan partiye alıyor ve yönetici yapıyorsanız demek ki partinin ciddi bir komünist anlayışının olmadığı ortaya çıkıyor. İşte sağ komünizmin kanlı sonla bitecek olan dengeli yolunun ikinci yanlış rotası da budur. Özge Unsur’un H. Erdem’in Mustafa Suphi Bir Yaşam Bir Ölüm, (İstanbul, 1999, s. 101-102.) adlı kitabından şu alıntıyı yapmaktadır:
"Türkiye'de Milli Müdafaa şeklinde baş gösteren ayaklanmaya, müşterek düşman tarafından bu hareketin söndürülmesine yol vermemek için, her türlü yardımı tarihin yüklediği bir vazife"
İşte bu üzücü ve yanlış yol böyle çizilmiştir: Tarihin yüklediği her türlü yardımı yapmak! Yardım yapmak tamamen güçlü olana aittir. Görüldüğü gibi M. Suphi, Sovyet Hükümetinin ağzıyla konuşmaktadır. Kaldı ki M. Suphi ve partisi güçlü de olsa yapması gereken, bu gücü yardım için değil, siyasi mücadelenin gereklerini yani bağımsız sınıf hareketini örgütlemek ve emperyalistlere karşı savaşta en önde savaşan askeri birlik gücünü örgütlemek olmalıdır. Pekâlâ, izlenecek yol nedir? Komünistler kendi güçleriyle antiemperyalist savaşa katılmak için 1919’lar da harekete geçmeliydiler. Bağımsızlıklarını koruyacak tedbirleri alarak. Ülkeye gizlice yerleşmek, ülkedeki devrimci gruplarla ortak ilişkileri geliştirmek, yoksul kitleler arasında örgütlenmek vb. gibi. Kurtuluş savaşını kendi öz gücünle her cephede sürdürmek ve M. Kemal ve arkadaşlarının hareketiyle güçleri oranında koordineli çalışarak, emperyalistlerin ülkeden atılmasını emekçilerin, yoksulların güçlü taburlarıyla başarmak.
Bu da göstermiştir ki Lenin’in ileri sürdüğü : ‘ …biz, sömürge ülkelerin burjuva kurtuluş hareketlerini, ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları takdirde, bu hareketin temsilcilerinin o ülkelerdeki köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri, devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları takdirde desteklemeliyiz.’ ilkesine M. Kemal Hareketi hiçbir şekilde uymamıştır. Aksine komünistlerin kuyusunu kazmıştır. Eğer M. Suphi ve arkadaşları Sovyet desteğine güvenerek hareket etmese de ülkedeki gelişmeleri analiz edebilselerdi, daha temkinli davranacakları kesindi: Çerkez Ethem ile olan çatışma, Komünistlere baskı ve yasak, Yeşil Ordunun tasfiyesi, delegelere gösterilen zorluklar vb. gelişmeleri dikkate alıp daha dikkatli olabileceklerdi.
M. SUPHİ’NİN TAKTİKLERİ VE SOVYETLER
Birincisi, ülkemiz komünist hareketini Sovyet komünist hareketiyle kıyasladığım ve bunun da saçma bir benzetme olduğuna ilişkin düşünce! Ben burada eğer iki hareketin kendisiyle kıyaslayarak bir sonuç çıkarmış olsam gerçekten saçma olurdu. Benim kıyasladığım nokta, sorunları ele alma ve çözme tarzıyla(yöntemiyle) ilgilidir. Zaten Lenin de devrimcilerin izleyecekleri temel doğrulara işaret ediyor.
İkincisi, Yaptığım eleştiri esas olarak; bu tür eksiklikleri tetikleyen nesnel koşulların yetersizliğine işaret ederek şimdiki devrimcilerin ' O dönemde böyle bir adım atılamazdı' türünden gerekçeli taktiklerine ilişkindir. Ne var ki Çerkes Ethem o dönemde, komünistlikle hiç bir alakası olmayan bir yurtsever olarak, savaşçı taburları kurabiliyorsa, herhalde niyetli olan komünistler daha gelişmiş tümenler kurabileceklerdi.
Ayrıca bu satırları okuyanlardan herhangi bir kişi acaba, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katlinden dolayı Sovyet iktidarının, Mustafa Kemal Yönetimine karşı bir protesto, bir kınama veya bir sitem içinde olduğuna dair bir belge ve duyuma rastladı mı? Benim bildiğim sadece Sultan Galiyev’in konuya değindiğini ve gerekli tavrı gösterdiği yönündedir. Hatta M. Suphi'yi 'maceracılıkla' bile suçladıkları söylenmektedir. İşte Sovyet iktidarının ve Komintern’in bu tavrıdır ki Mustafa Kemal iktidarını Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katlinde cesaretli kılmış ve sonuca gitmesini sağlamıştır. Bu da gösteriyor ki: SSCB, emperyalist kuşatma ve iç savaş tehlikesinden dolayı M. Kemal hareketine karşı kendini muhtaç hissetmiş(boğazların varlığı burada stratejik öneme haiz) ve tarihi hata olarak bu mecburiyeti onlara da hissettirerek Genç Cumhuriyet Yönetiminin Türkiyeli Komünistlerin katline de istemeden yol vermiştir.
Bir belge veya notta, M. Suphi’nin İstanbul’da ki TİÇSF(Hüsnü Değmer'in başkanlık yaptığı parti) ile veya Ankara’da ki Komünist hareket ile herhangi bir ilişkisini duydunuz mu? Aksine M. Suphi’nin, ülkeye gitme hazırlığı için M. Kemal’e özel elçi gönderdiğini ve gidişini onun aracılığıyla organize ettiğini belirten görüşler hâkim. Evet, Bakü’de ki kongrede birlik adına kararlar alınmış ve örgütlenmede birlik görüntüsü sağlanmıştır. Birliğin sağlanması için kongredeki olumlu adım bizi şaşırtmamalı. İster çağrılarak, isterse tesadüfen orada bulunan sosyalistlerin birlik için TKP örgütlenmesinde yer almaları ile M. Suphi ve arkadaşlarının İstanbul ve Ankara’da ki örgütlü komünist yapılarla organik ve gizli ortak bir çalışmasına rastlanmamış olmasını karıştırmamak gerekir. Birincisi olumlu ise, ikincisi böyle bir ilişki olmadığı için olumsuzdur. Pratikte, tabanda bu yönde hiçbir ortak çalışmaya işaret eden bir araştırmaya tanık olmuyoruz. Daha da ilginci Dr. Şefik Hüsnü’nün, M. Suphi hareketi için ciddi ve ele alınacak herhangi bir değerlendirmesine rastlanmamıştır. Bütün bunlar da gösteriyor ki geçmişteki Komünist örgütler, Geç Kalmış Uluslaşma sürecinin boğucu ve gerici ortamının etkisi altında hareket etmiştir.