TÜRKİYE’DE Kİ DEVRİMCİ GRUPLARIN ANALİZİ

Bugün ülkemizdeki komünist hareket açısından açmaz ve perişanlık, sanırım çok ciddi derslerle dolu. Aslında bu durum, hâkim sınıfların 1915 yılı itibariyle faşist siyasi taktikler içeren Cumhuriyetçi stratejileriyle de  (koyun postlu kurt veya kadife eldivenli demir yumruk taktikleri) yakından ilgili. Fakat işin bu kısmını başka bir incelemeye bırakarak, burada, Marksist veya devrimci hareketlerin objektif durum analizini yapmayı deneyelim. Bu konuda dört temel noktayı ele alabiliriz:

  1. Ülkemizde kendini Marxist olarak tanımlayan ortalama yüz(artı-eksi100) civarında grup ve grupçuk bulunuyor. 1970 sonu itibariyle ortaya çıkan bu gruplar, kendilerini haklı, güçlü ve toplanma merkezi olarak görüyor. Bunun yani kendini merkez olarak görmenin temel nedeni, birincisi; bu hareketlerin, işçi sınıfıyla(kafa ve kol emekçileriyle) siyasi olarak ilişki kuramamış, geliştirememiş olmalarıdır. İkincisi ise; bu gurup ve grupçukların, ideoloji-teori ve programlarını kendi çabalarıyla oluşturamayıp aksine bir yerlerden hazır almış olmalarıdır. Ya THKP-C den ya THKO dan, TİKKO’dan veya TİP-TKP vb. eski oluşumlardan küçük rötuşlarla oluşturulan ideolojik hat, doğal olarak donmuş ve günceli yakalayamayan ezberlerden oluşmaktadır. Ayrıca 1970’lerin başında kurulan bu devrimci örgütlerden kopya sistemiyle aktarılan bu görüşlerin, sınıf mücadelesinde bugün ne kadar etkin olduğu ise şüpheli. Dolayısıyla hem kitle bağı belli olmayan bu görüşlerin varlığı, hem de bu görüşlerin kopyalama yöntemiyle grupların ideolojik hattını oluşturması, ister istemez bu örgütlerin; konuşma-haberleşme-tartışma ve diyalog yöntemini ret etmelerine sebep olmaktadır. Çünkü bu ideolojik-teorik çizgi çok önceden geliştirilmiş ve sen zaten onu ‘doğru’ diyerek benimsemişsin! Neyi tartışacaksın ki? Bu durumda görüşlerini tartışmaya hem hakkın olmadığını hem de tartışıldığı zaman kendi çizgini ret etmiş olacağını düşünüyorsun. Dolayısıyla, eleştiri-özeleştiri yapma, hatalarını görebilme, ajitasyon ve taktiklerini geliştirme şansını ret etmiş ve bu fırsatı kaçırmış oluyorsun. Sonuçta kendini haklı-güçlü ve merkez olarak gören bir kült karşımıza çıkıyor. Bu da elbetteki Marxismin inkârı anlamına geliyor! Bunun için şu örneği vermek istiyorum:

1846 yılında Alman Gustav Köttgen “Engels’e bir Mektup yazarak sosyalist ve komünistleri bir araya getirip birlikte çalışmaya başlamak üzere… yardım istemişti.”(Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, August H. Nımtz, sf.62, Yordam Kitap.) Marx ve Engels’in cevabı ise ezberleri bozacak türdendi: ‘okuma ve tartışma amacıyla’ bir araya gelmek.

Geçmişteki örgütsel gelenekten gelen fakat yukarıdaki tanıma uymayan gruplarda mevcut. Bunlar Dev-Yol-Kurtuluş-EMEP vb. gruplar. Bu üç gruba baktığımızda:

  1. Geçmişteki ideolojik hattın teorik bir analizini yapıp, bu yönde kadroları eğitip, sınıfla ilişkiyi geliştirememiş olmalarıdır. Örneğin Kurtuluş gurubu ‘Yol ayrımı’ yazımı ile bunu denemiş fakat pratikte öğrencilere dayandığı için ‘en iyi öncü savaşını biz yaparız’ siyasi repliğiyle hareket etme gereğini duymuş ve inandırıcılığı olmayan siyasi bir hat izlemiştir. Öne çıkan farklılığı ise Kürt sorununda ki ideolojik radikal kopuşu sağlamış olmasıdır. Dev-Yol grubu da aynı şekilde; geçmiş ile bağını, sözde ‘öncü savaşı’ fakat pratikte tam tersi işler yaparak sürdürmüştür. Kurtuluş grubuyla aralarında, geçmiş ile ilgili tavırda bir fark yokken, örgütsel ve siyasi taktikler konusunda farklılaşmışlardır: Kurtuluş grubu merkezi ve örgütsel adımlar atarken, Dev-Yol grubu daha gevşek-yasal ve kitlesel adımlar atmıştır. Halkın Kurtuluşu grubu yani EMEP partisi de özünde bu iki gruptan çok farklı konumda gözükmüyor. Örneğin THKO geleneğinden gelen kişilerin oluşturduğu bu grup, geçmişin teorik bir analizi üzerine oturmuyor. Kendi siyasi çizgisini tartışmak veya gruplarla bir araya gelmek gibi bir çabanın içinde de değil. Diğerlerinde tek farkı, sınıf hareketiyle ekonomik mücadele çerçevesinde daha fazla ilgilenmek!
  2. Ama her üçünün de ortak paydasında kendi dışındaki güçlere yaslanmak gibi bir özellik daha var. Aslında bu payda, ülkemiz devrimci hareketin tarihinde olan bir gelenek ve tüm grupları kapsamaktadır. Örneğin ülke içinde dayanacak ideolojik bir hat bulamayan TKP, zamanın SSCB’ne sırtını vermiştir. Bu gelenek, Mustafa Suphi ve diğer grupların da ortak noktasını oluşturuyordu: dışarda Sovyetlere içeride M. Kemal Hareketine dayanmak. Bu gelenek 1970’ler de Mihri Belli tarafından kırılmaya çalışılmış fakat çubuk fazla büküldüğü için olsa gerek başarılı olamamıştır. Sonuçta THKP-C Latin Amerika, THKO ve TİKKO, Çin devriminden etkilenen bir yol izlemişlerdir.
  3. Marx’a ait olan‘komünistler, işçi sınıfı dışında ayrı bir güç değillerdir’ tespitini es geçen yukarıdaki gruplar, bugün hâkim sınıflarla mücadele edecek bir hareketi yaratamamışlardır. Bu gelenek güncellenerek devam etmektedir: Kurtuluş(iki ayrı fraksiyon da) ve EMEP, bir biçimde Kürt Ulusal örgütlenmesine dayanarak güç arayışı içindedir. Buradaki yanlışlık: Kürt ulusal hareketiyle kurdukları ilişki değil, bu ilişkiye paralel işçi sınıfıyla siyasi bir gücü oluşturmamış olmalarıdır. Dev-Yol grubu da genel olarak CHP himayesi altında güç arayışı içindedir. Burada analiz edeceğimiz birçok grup var. Fakat hepsinin de ortak noktası güç arayışlarını, İşçi sınıfının iktidara yönelik siyasi taktiğinden yani Marx-Engel ve Lenin’in ilkelerinden değil, bunların dışında kalmış liderlerin ideolojilerinden alıyor olmalarıdır. Dolayısıyla ağızlarda Marx-Engels-Lenin fakat pratikte bu liderlerin işaret ettiği proletaryanın siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını yürütülmesi için-ekonomik mücadele dışında-hiçbir çabanın olmadığını görüyoruz. Sonuçta güç arayışını, öğrenci-memur-mühendis-çevrecilik-feminizm-etnik vb. küçük burjuva sınıf ve etkinlikler arasında bulmaya çalışıyorlar.                     
  4. Ülkemizde ve dünyada, sosyalist grupların çalışma tarzında, 1930’lardan itibaren anti-komünist değerlerin yeşermeye başladığını görüyoruz. Özellikle ülkemizde 1973 yılı sonrası ortaya çıkan sol içi şiddet bu tarzın başında geliyor. Sol içi şiddeti besleyen temel referans noktaları; a-Sovyetler, Çin, Kamboçya vb. ülkelerdeki örnekler. b-Sınıfsal tabanın küçük burjuva olması. c- Proletarya ile(kafa ve kol emekçileriyle) ilişkinin siyasi anlamda olmaması. d-Emperyalist grupların, anti sosyal ve anti kolektif projelerini 1970’lerden itibaren devreye sokarak işbirlikçi iktidarların özel harp taktiklerini, false-flag* denen ‘sahte bayrak’ operasyonlarını ön plana çıkartmaları ve bunun yarattığı olumsuzlukları vb. sayılabiliriz.
  5. 1980 darbesi ve Sovyetlerin yıkılması sonrası ortaya çıkan ‘yenilgi sendromu’, Marxism’den kaçışı fakat kapitalizme sığınmayı tetiklemiş ve hızlandırmıştır. Örnek davranış ve sağlam düşüncelerden kaçış, ister istemez on binlerce kişinin, ikiyüzlü-sahtekâr-iftiracı-yalancı-dedikoducu-dengesiz-çıkarcı-popülist ve hastalıklı hale gelmesine yol açmıştır. Buna, siyasi grupların söz ve eylemleri arasındaki zıtlıklarını da ekleyin. Devrime ve devrimcilere inanan binlerce insan, araştırma ve inceleme ve sorgulama-yüzleşme denen Marxist yöntemlere başvurmayıp(biraz kültürel yetersizlikten, birazda yenilgi ortamın etkisinden), bu devrim kaçkınlarının etki alanına girerek, iyi ile kötüyü ayıramamanın getirdiği güven bunalımıyla pasifize olmuşlardır. Marxist yöntemin terk edilmesi, güven harcını çamura çevirmiştir.
  6. Marxism’in dünya çapında aldığı darbenin yarattığı moral bozukluğu ve ülkemizde otoriter iktidarların 1980 yılı sonrası daha bir görünür olması, sınıfsal dalganın geri çekilmesine ama olumlu ve olumsuz ulusal-dinsel-çevresel-yöresel-feminist vb. dalgaların yükselmesine neden olmuştur. Bu da sınıf mücadelesinin bir parçası olan bu hareketlerin siyasi sahnede belirleyici güç haline gelmesine yol açmış ve zaten gerilemiş olan sınıf hareketini ve paramparça olan Marksistleri yönetir olmuşlardır( Müslüman komünistler, İslami kültürün etkisinde ki Aleviler, salt Kürt hareketinden güç alan Marxistler, yöresel örgütler-güçlü Feminist hareketler vb. gibi).

ÇÖZÜM VAR MI?       

Peki, bu fasit daireden nasıl kurtulacağız? Bunun için; her ilişkinin bağlı olduğu temel bir güce bakmamız gerekiyor:

  • Kendi eksik ve hataları dâhil tüm yanlışlar nerden ve nasıl gelirse gelsin, bunları görebilme ve teşhir etme,
  • Devrimci ve komünist özellikleri ayırabilme ve kişilikleri, düşünce ve davranışlarla olan diyalektik ilişkisi içinde ele alabilme,
  • Hep öğreten veya öğrenen, yargılayan-ötekileştiren değil, daha da önemlisi; liderler hata ve eksiklikleri ortaya çıktığında, bunun gereği olarak sempatizan konumunu kabul etme,

Bilgisi-bilinci-yetenek ve kültürü içinde olabilmeleri! Vb. vb.

Yukarıdaki saydığım ve devam eden özellikler, komünist olmanın ölçüleri. Marx-Engels-Lenin-Mao ve Castro, bu özellikleri taşıdıkları için en yakınları tarafından ihanete uğradılar, iftira yağmuruna tutuldular. Yalnızlaştırıldılar fakat ölmelerine rağmen zaferi elde etmesini bildiler. Buna ilişkin kanıtları anlatmaya gerek yok sanırım! İçsel devrim için, sadece Marx-Engels-Lenin-Mao-Ho Chi Minh-Castro-Che ve adını sayamayacağım, komünistler gibi davranalım yeter. Fakat dünyada bugüne kadar olan gelişmeler, böyle bir sonuca ulaşamadığımızı bize gösteriyor.

Örneğin son deprem felaketinde(6 Şubat 2023) bile ortak bir koordinasyon kuramayan devrimcilerin ve grupların bize sundukları olumluluğun, sadece kendi çalışmaları olduğunu görüyoruz. Elbette ki bu çalışmalar da önemlidir. Fakat komünistleri diğerlerinden ayıran, grupçu değil, birlikte hareket eden, devleti değil, milleti önceleyen ve de herkese insan olarak yaklaşabilen yapılar olmalarıdır. Örneğin 2014 yılında Taksim Parkı direnişi, tüm gücünü ve kitleselliğini bu kolektif ve toplumcu davranışından alıyordu: toplantılardaki konuşma ve diyaloglardaki demokratik kültür, tüm yiyecek ve giyimlerin parasız olarak bölüşülmesi vb. ortak davranış biçimleri bu başkaldırının dinamiğini oluşturuyor.

Tekrarlamam gerekirse; devrimci kadroların ezici çoğunluğunun, içsel devrim süreçlerini (sosyal, kültürel, örgütsel vb. olarak) geliştirecekleri bir sistem içinde eğitilmemiş olmalarını sorunların kaynağı olarak gösterebilirim. Örneğin Kamboçya’da devrim sürecinde Komünist Parti üyeleri, nerede ve hangi zaman, ‘yaşlıların-hastaların-sakatların-gözlüklülerin vb.lerin işe yaramaz olduğu’ nun eğitimini almıştır? Bu mümkün mü? Ama devrim sonrasında milyonlarca insan, bu faşist anlayış altında ezilmiştir. Kim tarafından? Komünist parti lideri ve arkadaşları tarafından! Aynı örneği Sovyetler Birliği için de verebiliriz. Düşünün; Stalin, acaba o güne kadar aynı merkez komitede çalıştığı birçok yoldaşını, daha sonra ölüme gönderme aşamasına nasıl geldi dersiniz? Bolşevik Komünist Partinin öğretilerinde, kişilere baskı ve şiddet uygulanacağına ilişkin bir eğitim verildi de bizim mi haberimiz yok? Demek ki partileşme sürecinde, devrim sonrasını başarıyla yönetecek kadroların yetişmesinde eksik olan bir yan var! Bu eksiklik de devrim öncesinde yani işin başında, kadroların komünist değerler açısından eğitimini, gelişimini sağlayan ve onları içsel devrim sürecine yönlendiren planlı bir stratejinin bulunmamasının rolü olduğunu düşünüyorum**.

* false-flag: İstihbarat dünyasında en büyük sahte bayrak operasyonlarından birisini 1960-64 yıllarında Hindistan’da Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA Duanne Cleridge (1968-72’ CIA Türkiye görevlisi) önderliğinde yapmıştır. Hindistan’da Kongre Partisi’ne karşı güç kazanan ve seçimleri alma ihtimali baş gösteren Hindistan Komünist Partisi’ne (IKP) karşı, parti içi muhalif bir kanada Çin Komünist Partisi kimliğiyle yanaşan Amerikan ajanları, dünyanın (daha sonra Asya’da, Avrupa’da tabii Türkiye’de pek çok Maocu partinin kuruluşuna model olacak) ilk Çin yanlısı, Maocu komünist partisinin (IKP-Marksist Leninist) kurulmasına vesile olmuş, böylece Kongre iktidarı karşısında sol oyların bölünmesini sağlamışlardır. ‘Revizyonist ve devrimci ruhtan uzaklaşmış’ Moskova’ya tepkili Hint komünistleri, tamamen CIA senaryosu bir oyunun aktörleri oldukları sırada, sahnenin de, senaryonun da halk devrimi ruhunu temsil ettiğine inandıkları Çin Komünistlerine, Mao’ya ait olduğunu düşünüyordu. (BAK: sahte bayrak-Vikipedi) Ülkemizde de bu görev sanırım Perinçek’e verildiğini ve görevinin deşifre olması sonucu ait olduğu saflara yani devletine geri döndüğünü görüyoruz. Yeni bir false-flag’ın, sanırım komünist hareket güçlendiğinde tekrar örgütleneceğinden emin olabiliriz.

** Dört(4) Homo Komünus kitabı, örneklerle bu strateji ve taktik adımları anlatıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir