POLİS, CEZAEVİ VE ZOR GÜNLERDE Kİ TAVIRLAR ÜZERİNE
Zor ve sorunların yoğunlaştığı günler, tüm sıkıntı ve acılara rağmen, aslında bulunmaz kıymette eğitim ve ders aldığımız tarihi anlardır. Bu günlerde sadece iyi ile kötüyü, ihanet ile dostluğu, yanlışı ve doğruyu değil aynı zamanda kendimizin de ‘ne’ olduğunu da görür ve anlarız. Yeter ki okuyan-araştıran ve ‘hak bilen’olup, bunları bilince çıkartabilelim!
12 Eylül 1980 darbesinin örgütsel, 1990 Sovyetler ’in yıkılmasının ideolojik tahribatı, ülkemiz devrim hareketini atomlarına kadar parçalamıştı. Son 45 sene içinde devrimci kişi ve örgütler, kırılan parçaları bir araya getirmekle uğraştı. Açıktır ki kırılan bardağın eski haline gelmesi ne kadar imkânsızsa, bu çabalar da suya yazılan kelimeler gibi sonuçsuz kaldı. Çünkü bugün hakim olan siyasi rüzgar, Menşevik ve anarşisttir. Bu nedenle, kırılan cam parçalarını, yeni bir potanın içinde eritip doğru kalıplara dökerek, kullanılır hale getirmek tek şansımız. Ama önce, kırılmaları sağlayan nesnel ve öznel koşulları ve hatalarımıza kısaca değinmemiz gerekiyor:
Konumuza bu açıdan yaklaştığımızda, ülkemizde 1974 sonrası devrim mücadelesini başlatanların ve militanların, devrimci ve siyasi açıdan yeterli donanımda kişiler ve örgütler olmadıklarını görüyoruz. Bu sonuçlar: yüzbinlerce insanın tekelci burjuva limanına demir attığını bize söylüyor. Yani pratikte; okumayan, tartışmayan ve de sınıfsal hareketin yaratılmasında olmayan kişi ve grupların, komünizm dâhil her konuda ahkâm kestiğini ve önyargılarını teori olarak sunduklarına şahit oluyoruz.
Devrim davası için mücadele eden lider ve militanların geçmişteki tavırlarına bakarak konumuza devam edebiliriz.
- Ülkemizde ki devrim mücadelesinde sıradan binlerce militan ve yönetici direnmiş ve mücadele bayrağını aşağı indirmemiştir: idam edilenler-işkencede konuşmayıp öldürülenler-poliste ve cezaevlerinde teslim olmayanlar gibi. Onların mücadelesini saygıyla anıyor ve bağrımıza basıyoruz. Peki, bu isteğimiz ve tavrımız, düşmanı alt etmemizi sağlayabiliyor mu? Ne gezer!
- Diğer yanda; binlerce militan ve yönetici, düşmanla şu veya bu oranda uzlaşmış, hatta bazıları karşı saflara geçmiş! Peki, bu kişileri lanetleyerek gelecekteki muhtemel ve benzer sorunlarımızı çözebilecek miyiz? Elbette ki hayır!
- Ayrıca poliste ve cezaevinde direnen binlerce militan ve yönetici, dışarı çıktıklarında ya devrim düşüncesine ve eylemine yabancılaşmış ya da yüzeysel olarak ilgilenir duruma gelmiş durumdalar. Peki, bunları tekrar komünist mücadeleye kazanabilir miyiz? Ne yazık ki bu tarzımızla imkânsız!
Burada durup bugüne bakıp kendimizi sorguladığımızda, ülkemizde olumsuz bir çizginin hâkim olduğunu ne yazık ki itiraf etmek durumundayız. Yani devrim mücadelesine örgütlü ve örgütsüz de olsa yüzeysel bir ilginin olduğunu söyleyebilirim: ajitasyon ve propagandanın olduğu, Leninist anlayıştan bir kaçış ve paniğin yer aldığı, proletarya ile ilgili ciddi bir ilişkinin kurulmadığı, rejime ve sisteme karşı değil, hükümete karşı mücadelenin temel alındığı bir çizginin varlığına şahidiz.
Sonuçta ortaya komünist taktik ve stratejiden kopuk ekonomik-akademik-demokratik-çoğulculuk( kadın-çevre-etnisite vb.), vb. içerikte bir mücadelenin örgütlü ve örgütsüz olarak verildiğini görüyoruz. Bunun için aşağıdaki örneklere bakarak bir sonuca ulaşabiliriz:
Siz nerede gördünüz Marxist(komünist) taktikleri benimsemeyenlerin sosyal devrim yaptığını veya yaptıkları devrimlerin tutarlı ve halkın geleceğini güvence altına aldığını? Meksika’da Zapata devrimi, ülkemizde Atatürk, Cezayir- G. Afrika devrimlerinin ve de Avrupa'daki demokrasi şampiyonluğu yapan ülkelerin geldiği noktalara* bakın yeter! Bu devrimleri, ölümü göze alan sayısız devrimci kadrolar yönetti ve de başarılı oldular. Fakat bu devrimlerin hiç biri, halkı istikrara, huzura-refaha taşıyamadı veya gelecekteki muhtemel tehlikelerden koruyacak sosyal bir sistemi kuramadı. Aksine bu devrimlerden yıllar sonra gericiler veya sermaye sınıfı, ülkenin başına geçti veya emperyalist sistem içinde demokrasicilik oynamaya başladılar. Evet demokrasi mücadelesi olmadan, devrimci unsurlar demokratlaşmadan, ülke aydınlanma ve seküler (dünyevi) yaşam yününde sağlam adımlar atmadan toplumların sosyalizme ulaşması imkânsız. Fakat buradaki sır: demokratik mücadelenin sosyalist çalışmayla birlikte ve sosyal hedefler gözetilerek verilmesinin zorunluğudur. Yoksa sonuç; Avrupa’daki(İsveç-Norveç-Finlandiya-Fransa-İngiltere vb.) ve yukarıda saydığım ülkeler gibi olacaktır. Eğer demokratik hedefler, bu emperyalizm koşullarında, doğru siyasi taktiklerle (komünist değerlerle) birleşmez ise, kişilerin ve örgütlerin devrimci niteliklerini terk etmeleri ve sistemin bir parçası haline gelmeleri, sadece bir zaman meselesidir. G. Afrika’ya bakalım; yıllarca çekilen acılar ve dökülen kanlar, beyaz sermaye sınıfı yerine, siyahi sermaye sınıfın ülke yönetimine taşıdığını görüyoruz. Düne kadar solcuların ağzından düşürmediği İsveç’in, hem sosyal hem de siyasi açıdan geldiği noktaya bakarak dersler çıkartabiliriz. Hala çıkartamıyorsak bize geçmiş olsun!
Olumsuzlukları kişiler üzerinden değil, koşullar üzerinden analiz ettiğimizde, karşı saflara geçmiş olanları bir tarafa bırakarak söyleyebilirim ki; sosyalist mücadelenin zaafları ve koşullarının sonucu olarak kırılmış, uzaklaşmış ve eğreti hale gelmiş binlerce insanımız mevcut. Hepimizin bir potada eriyip yeni kalıplara dökülmesi şart! Öncelikle iki adımı atmamız gerekiyor sanırım:
- Her insanın; zayıf yanları olacağını ve baskı ve şiddet karşısında geri adımlar atarak (poliste ve cezaevlerinde) yanlışlar yapabileceğini insani açıdan kabul etmemiz gerekiyor. Bu insanları salt küçümsemek-aşağılamak anti Marxist bir tavır olsa gerek. Sorunu, kendimizde-örgütsel ve mücadele taktiklerimizde aramalıyız. Buralardan çözümler üretebilirsek, bu olumsuzlukları ortadan kaldıramasak da asgariye indirebiliriz. Bu konu SSCB dâhil devrim yapan ülkelerin yıkılışında da rol oynayan bir eksikliği içeriyor:
Kendimiz dâhil her kadronun kendini ölçeceği-biçeceği ve karşılıklı olarak denetleyerek geliştireceği bir praxis yani pratikle-mücadeleyle ilgili eğitim sistemini** yaratmamız gerekiyor.
- İkinci nokta daha da önemli; Poliste ve Cezaevi sürecinde kötü deney vermiş yöneticilerin belli bir kesimi, sanki hiçbir şey olmamış gibi, uygun buldukları ortamlarda devrim davasına, düşük profilli de olsa katılmakta olduklarını görüyoruz. Bu durum genel anlamda olumludur elbette! Fakat yaratılan zararın ve tahribatın, bu yararla ölçülmeyecek boyutta derin olduğunu da bilmek gerekir. Bu kişiler, geçmişte binlerce insanı yönetmeye soyunmuş ve iddialı laflar etmiş fakat bu sorumluluklarının gerektirdiği ağırlığa uygun davranmayarak kötü örnek olmuşlar. Onlar farkında olmayabilir ama birçok devrimci unsurun saflardan uzaklaşmasına neden olduklarını, bu devrimci unsurların, devrim davasına eğreti biçimde katılmalarında onların da rolleri olduğunu hatırlatmam gerekiyor. Ayrıca bilmeliyiz ki: bu sorunları bilmeyen-önemsemeyen yeni unsurların veya kendileri gibi tavır içinde olanların desteğini alarak ilerleme hamleleri, her konuda devrim davasında büyük hayal kırıklıların ve olumsuzlukların kronikleşmesi ve katılaşmasına neden olmaktadır.
Bu nedenle: geçmişte yöneticilik yapmış ve poliste ve zindanlarda kötü sınav vermiş olan arkadaşlar, devrim davasına eğreti değil, gerçekten samimi ve dürüst biçimde katılmak istiyorlarsa; her şeyden önce geçmişin muhasebesini yaparak, öncelikle kendi özeleştirilerini gündeme almalıdırlar. İşte bu sihirli adım:
yani özeleştiri yapıp buna uygun davranış içine girmeleri, devrim davasının yaralarını ve tabi tüm yaralı insanlarımızı hiç umulmadık biçimde iyileştirecek, hatta devrim hareketini geleceğe taşıyacak moral ve manevi değerin de kaynağı olacaktır.
Çünkü zalimleri alt etmenin tek yolu; hatalarımızı görmek ve onları taşımamaktır.
* Zapata ve Panço Villa’nın ekonomist devrimi sonrası Meksika bugün mafyalar ülkesi olmuştur. M. Kemal liderliğindeki burjuva devrim sonrası, ülkeyi suikastçılar, ötekileştiriçiler, hortumcu gericiler yönetmektedir. Fransız emperyalistlerin kıçına tekmeyi vuran Cezayir devrimi bugün, Türkiye’nin yaşadığı benzer sorunlarla baş başa! Güney Afrika’da ki silahlı, kanlı ve kitlesel ölümleri içeren direniş mücadelesi bir devrim sürecini içeriyordu. Fakat süreç, iktidardaki beyaz sermayeyi kovup yerine siyahi sermaye sınıfını getiren kapitalist bir sisteme dönüştü. Batı ve Kuzey Avrupa ülkeleri burjuva devrimini yaptılar fakat kapitalist emperyalist sistemin dışına çıkamadılar. Bugün Norveç dahil hepsi NATO denen emperyalist askeri örgütün üyesi olmuşlardır.
**Praxis eğitim sistemi; içinde sosyal terapinin de bulunduğu, yönetici ve militanların uygun tekniklerle bir arada olduğu, hatalarımızı görmeyi, onları taşımayıp atmayı, tartışma ve okuma kültürünü yani demokrasiyi geliştirmeyi, içsel disiplin için nelere ihtiyacımızın olduğunu, kadınların mücadeledeki belirleyici rolünü vb. konuları ele alan ve pratiği(mücadeleyi) kendine laboratuvar olarak alan bir eğitim sistemi. İlgilenenler bu konuya Homo Komünus-III adlı kitaptan ulaşabilirler.