1925 SONRASI TKP-II

TKP tarihine siyasi ve örgütsel açıdan baktığımızda, bu hareketin tam bir gerilik içinde ve yaratıcılıktan uzak olduğunu söyleyebiliyoruz. Konspirasyon, kadro politikası, siyasi taktikler, teorik-ideolojik zenginlik, kitleleri sevk ve idare vb. konularda ciddi bir gelişme ve deneyler yaratamadığını kısaca da olsa I. Bölümde yer verdim. Fakat bu hareketi siyasi değil, devrimci nitelikler açısından değerlendirmeye aldığımızda, birçok olumsuz parti yönetici ve kadroların varlığına rağmen, bazı kadro ve liderin de yetiştiğini gözlemliyoruz. Bunların içerisinden öne çıkan birkaç ismi, örneğin Ş. Hüsnü, H. Kıvılcımlı, R. Fuat Baraner ve M. Belli’yi sıralayabiliyorum. Yazımıza Kıvılcımlı ve Belli’yi tanıyarak başlayalım.

Hikmet Kıvılcımlı

Kıvılcımlı’nın,  devrimci harekete TİÇF vasıtasıyla katıldığını ve henüz 23 yaşında iken 1925 yılındaki TKP kongresinde bulunduğunu öğreniyoruz. 20 yıla yakın cezaevinde kaldığını ve 1925 yılından sonra Türkiye Komünist Gençler Birliğini (TKGB) yönettiğini de bu bilgilere eklemelim. Kendine has ve sert üslubuyla tanınan Kıvılcımlı’nın 1950 yılında cezaevinden çıktığında, partiyle ilişkisini kestiğini söyleyebilirim. Örneğin 1951 tevkifatında ona rastlamıyoruz. 1954 yılında legal Vatan Partisini kurduğunu görüyoruz: Fakat parti 3 yıl sonra kapatılmış ve Kıvılcımlı bu nedenle 2,5 yıl daha hapis yatmış. Devrimci kararlığından ve niteliğinden hiçbir şekilde ödün vermeyen Kıvılcımlı’yı, Geç Kalmış Uluslaşma sürecinin siyasi olarak gelişmemiş bir lideri olarak tanımlayabiliriz. İçinde olduğum devrimci mücadele ve sosyalist örgütlenme sürecinden damıttığım bir sonuca göre, hiç birimiz ve gruplarımız, kitlelerle sağlıklı ilişkiler yaratamamış, onları siyasi mücadelenin içine çekememiştir. Yine Kıvılcımlı ve M. Belli’nin de içinde olduğu geçmişimizde, siyasi, örgütsel ve ideolojik-teorik birikimimizin de aynı güçsüzlük ve etkisizliği taşıdığını söyleyebilirim. Fakat devrimci çizgisinde birçok esere ve incelemeye imza atmış Kıvılcımlı’nın teorik alanda önemli bir çaba içine girdiğini ve bu alanda çoğu devrimciden farklılaştığını görüyoruz. Ne var ki bu görüşler, ciltler tutmasına rağmen, pratikte yani siyasi ve örgütsel alanda ciddi bir karşılığını bulamamıştır. Daha da önemlisi, Marksizm’i komünist yapan temel anahtarları: doğru tarzda ki diyalog, haberleşme, polemik, tartışma, bir araya gelme, hatalarımızı görebilme ve kabul etme vb. unutulmuştur. Bir de buna anlaşılmayan ağdalı üslup eklenince, Kıvılcımlı’nın görüşleri; okunmayan, tartışılmayan ve günlük mücadeleyi yönlendirmeyen kutsal kitaplar olarak tarihteki yerini almıştır. 

Mihri Belli

Mihri Belli, 1940 yıllarından itibaren TKP içinde görünmeye başlar. Ş. Hüsnü’nün yurt dışında olması, partinin Komintern tarafından örgüt dışına itilmesi, ister istemez parti içinde bir dağınıklığa neden olmuştu. Fakat iki ismin öne çıktığını ve giderek de parti içinde etkin olduklarını görüyoruz: Reşat Fuat Baraner ve Mihri Belli.

Liseden sonra ABD’de iktisat üzerine yüksek tahsil yapan ve 1940 yılında ülkeye dönen Belli, bu dönemde TKP’nin Gençlik Seksiyonunu yönetti. Legal Yayın Komitesinde ki dört kişiden birisiydi. Döneminde büyük ses getiren En Büyük Tehlike adlı broşürü, Faris Erkmen imzasıyla onun yazdığı söylenmektedir. Belli, 1944 yılında Süleymaniye Cami Mescidine Saraçoğlu Hükümeti Faşisttir pankartını asan iki kişiden biridir. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde Asistandı. İlerici Gençlik Birliği tutuklanmaları bu olay üzerine başlamıştır. Belli, belli bir dönem sonra (cezaevi sonrası-1946) dışarı çıkarak Yunan İç Savaşı’nda yer aldı. Bu tavrı aslında bilinçli ve bilinçsiz Stalin’in izlediği politikaya karşı olan bir adımdı. Homo Komünus-II kitapta geniş şekilde de yer verdiğim gibi; Stalin’in Yunan devrimine karşı aldığı tavrı, İngiliz emperyalistlerini destekleyen bir politikaydı. Ülkenin %80’ine hâkim olan devrimci gerillalar, Stalin’e bağlı komünist parti yöneticileri-İngilizler ve Faşist Yunan güçleriyle birlikte öldürülüp-yok edilip ülke İngiliz ve işbirlikçilerine teslim edilmişti. İşte Belli, böylesi bir politikayı organize eden ve İngiliz güçlerine destek sunan Stalin’e rağmen, Yunan iç savaşına katılmış ve yaralanmış sessiz bir kahramandı.

1950 de çıkan af yasası üzerine ülkeye döndü. Bu dönüşünde TKP Merkez Komitesi üyeliği yaptı. Fakat 1951 Tevkifatında birçok arkadaşıyla ve bu süreçte evlendiği eşi Sevim Belli ile içeri alındı. Poliste direnen Ş. Hüsnü, H. Kıvılcımlı, R. Fuat Baraner vb. kişilerin geleneğini devam ettirdi. 1960 sonrası benimde içinde yer aldığım Milli Demokratik Devrim strateji ve tezini ileri süren ve yöneten kişi oldu. Fakat devrim mücadelemizde 1969 yılı itibariyle partileşme sürecini başlatamayarak ciddi bir yanlışlığa imza attı. Ne var ki 12 Mart dönemiyle birlikte gençlik, Belli’nin liderliğini yaptığı bu çizgiden koptu ve ayrı bir yola girdi. Dolayısıyla MDD tezi akamete uğradı.

Ve TKP

Kıvılcımlı ve Belli, TKP içinde önemli görevler almış fakat zamanla partiden uzaklaşmış iki isim. Partiyi ayakta tutan isim şüphesiz Ş. Hüsnü Değmer. Desantralizasyon kararı ve Komintern’in Stalin tarafından 1943 yılında kapatılmasına rağmen TKP’nin, esas olarak Ş. Hüsnü, Kıvılcımlı- Belli-Baraner gibi devrimci özellikleri olan kadroların çabalarıyla ayakta durduğunu görüyoruz. Fakat Yurt dışında, Sovyet Komünist partisinin desteğiyle kendilerini TKP’nin yöneticileri olarak ilan eden belli bir grubun(Çetenin), ortaya çıktıklarına da şahit oluyoruz. Bu kişiler: İsmail Bilen(Marat)-Zeki Baştımar(Yakup Demir)-Aram Pehlivanyan(A. Saydam). Bu üçlü grubun başını çeken İ. Bilen, Sovyet Komünist Partisi ve bürokrasiyle sıcak ilişkiler kurarak TKP’yi komplolar, yalanlar, iftiralar, hatta cinayetlerle yöneten kişi olarak görüyoruz. Zeki Baştımar ise, 1951 yılındaki meşhur tutuklamayı başlatan ve Partinin o dönem sekreterliğini yapan kişidir. Bütün bilgileri polise vererek partiye en büyük darbeyi vuran kişilerden biri diyebiliriz. Fakat Laz İsmail olarak da tanınan İ. Bilen ile ilgili iddialar gerçekten ürkütücüdür. Bu iddiaları ve tarihsel notları sırasıyla buraya alarak aslında Stalinciliğin, Sovyet kadrolarını nasıl etkilediği ve eğittiğine de şahit oluyoruz. Dolayısıyla Kıvılcımlı, Belli, Baraner ve Değmer gibi devrimcilerin önemi bir kere daha ortaya çıkıyor. Daha da önemlisi, Deniz Gezmiş gibi devrimci liderleri bile karalama cesaretini gösteren bu gözü dönmüş ve bozulmuş kadroların komünizm adına nasıl cinayetler işlediğine de şahit oluyoruz:

  “ 1934’de Sovyetler Birliği’ne gitti ve ölümüne kadar yurt dışında kaldı. Komintern’de çalıştı. Bu yıllarda Stalin’in temizlik harekâtına adı karıştı. Baytar Cevdet, Baytar Salih Hacıoğlu ve bir grup Türk komünistinin ölüm ve sürgün olaylarından o sorumlu tutulur.” (Bir kuşağın son temsilcileri- “eski tüfek” sosyalistler, ATİLLA AKAR,  İletişim yayınları, SF. 19)            

Yazar ayrıca TKP Moskova Grubunun yöneticisi Vartan İhmalyan’ın anılarından da bahseder ve S. Hacıoğlu’nun eşi Sabiha Sümbül’ün konuşmasından bir bölüme yer verir. S. Sümbül, uzun uzun İ. Bilen’in komplolarını anlattıktan sonra konuşmasını şöyle noktalamış:

“ Türk Komünistlerini yok etmekte Marat (İ. Bilen-sşp)hizmet etmiştir.” (age, sf. 12)

Bu konuda daha dehşetengiz bir suçlamayı da ‘Patriyot’ Hayati ağlayarak dile getiriyor:

“ Sürgünde yalnız Salih Hacıoğlu ölmüyor. Onunla birlikte 26 Türk Komünisti de öldürülüyor. Hatta Nazım’ın bir şiiri vardır o konuda, neredeyse saklanıyor. Beni kandıran İsmail Mara der. Ve bu olayda, o esnada Moskova’da olup da sürgüne gitmeyen tek kişi, İsmail Bilen’dir. Diğerlerin bir teki bile sürgünden dönememişlerdi. Bu tam bir trajedidir ve Mustafa Suphi olayından bu yana adeta ikinci bir katliamdır.” (age, sf 39)

M. Belli de, benzer bir mafyatik ‘devrimci yok etme’ olayını bize aktarıyor:

“Bilen ve Baştımar bir oldular, Abuzer Yoldaşımızın hakkından geldiler. …Ne yaptılarsa Abuzer ortadan yok oldu. 1960’lardan beri Abuzer’in ablasının ve yeğeni Mehmet Sağır’ın onun izini bulma yolunda süren gayretleri hep boşa çıkmıştır.” ( Mihri Belli’nin anıları, insanlar tanıdım II, Doğan Kitap,  sf.29)

Kendilerini eleştiren herkesi yok eden, TKP Yöneticisi Türk  ‘komünistleri’ de işte bunlar.

İ. Bilen, TKP’nin geçmişteki genel sekreteri Zeki Baştımar ve Avam Pehlivanyan, Mihri Bellinin ‘Leipzig mülteci grubu’ olarak adlandırdığı bu üçlü grup, daha sonra kendi aralarında mafyaya taş çıkartacak yöntemlerle nasıl çalıştıklarını M. belli bakın nasıl anlatıyor:

“ İsmail Bilen ile aram Pehlivanyan’ın, parti mührünü Zeki Baştımar’dan alışları, hiçte demokratik merkezcilik ilkelerine uygun şekilde olmuyor. İki kafadar, hastalık yüzünden zayıf düşmüş olan Zeki Baştımar’ı bastırıp mührü zorla alıyorlar.” ( Mihri Belli’nin anıları, insanlar tanıdım II, Doğan Kitap, sf. 26)

Komünist olmanın tüm erdemlerinin yitirildiği Lenin sonrası Sovyetlerde, bu tipler normal olsa gerek. Karşı devrimin 1990 yılında Sovyet sistemini yıkan çetenin liderinin Moskova Komünist Partisi Başkanı Yeltsin olduğuna göre, bunlara da şaşmamak gerekir. Bu ‘komünist’ sahtekârları buraya almamın nedeni, Ş. Hüsnü, R. Fuat Baraner, N. Hikmet, Ahmet Arif, Malatyalı Abuzer, Kıvılcımlı ve Belli gibi devrimci kadroların birer değer olarak önemini vurgulayarak, aslında TKP’nin, 1947’lerden sonra bir partiden ziyade Sovyetlerin destek ve denetiminde bir tür mafya örgütü olduğunun bilinmesi içindir.

İsterseniz Mihri Belli’nin anılarında 1953 yılında, 51 tevkifatı sonrası Ş. Hüsnü ve M. Belli’nin koğuşunda ki nefretimizi artıran ve içimizi ısıtan yaşananlarla yazımıza son verelim:

“ İlişkilerin iyice gerginleştiği bir gün, Mustafa Arhavi’ye ve bana bir gözdağı vermek istediler. İkimizi de cezaevi müdüriyetine çağırdılar. Niyetleri belliydi. Ben gitmedim. Uyarıma karşın Arhavi gitmiş. … Arhavi, kış günü sobasız koğuşta bir ceketle aylarca kaldı.

Arhavi dönmeyince direnişe geçtik. Gece koğuşa girmedik. Süngülüleri getirdiler( süngülü askerler). … Şefik Hüsnü, son derece sakin sesle bana, ‘arkadaşlara söyle, içeri girdiklerinde süngülülerden uzak durmasınlar. Tüfeğin namlusunu kavrayıp öyle dirensinler’ dedi.

Ertesi gün direnişi sürdürdük. … Sonunda Sıkıyönetim Komutanı Nurettin Aknoz’un gelip derdimizi dinleyeceği bize bildirildi. … Aknoz Paşa kalabalık maiyetiyle geldi koğuşa girdi. … Hiç de dert dinlemeye niyetli görülmüyordu. Yüzünde tiksinti ifadesi, bizi tepeden süzdü. … gidecek oldu. Ben yüksek sesle ‘maruzatımız var’ dedim. Bize döndü, yüzünde aynı ifade, ‘kısa’ dedi. ‘Arkadaşımız Mustafa Arhaviyi geri istiyoruz hayatından endişeliyiz…’ diye söze başladım. Aknoz Paşa sözümü kesti, ‘Stalin öldü’dedi. Hepimiz şaşırmıştık. ‘Stalin öldü mü? Ne ilgisi var’ dedim. … Aknoz Paşa, ‘ Debelendikçe daha derinlere batarsınız, bunu iyi bilin’ dedi ve arkasını dönüp gitti. …” ( Mihri Belli’nin anıları, insanlar tanıdım II, Doğan Kitap, sf. 35-36)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir