1925 SONRASI TKP-I

TKP ve Şefik Hüsnü ismi, hemen hemen özdeşleşmiş durumda. Fakat burada TKP’yi, Komintern(Sovyetler Birliği) ilişkisiyle birlikte ele alarak bu örgütün neden kitleselleşemediğinin, neden bir güç haline gelemediğinin hikâyesine de göz atmış ve Reşat Fuat Baraner, Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’yı ve 1940’larda bu sürece dâhil olan Mihri Belli’yi de anlatmış olacağız.

TKP, gördüğüm kadar,Geç Kalmış Uluslaşma sürecinin tipik özelliklerini yansıtıyor:

1- 20. Yy’ın başlarında ülkemiz, feodalizmin hâkim olduğu gelişmemiş bir ülkeyi işaret etmektedir. Gelişmiş bir proletarya, burjuvazi ve de gelişmiş bir parti yoktur. 

2- Gelişmiş bir burjuva kültür üzerine oturmuş teorik bir zenginlik, kültürel bir birikim olmadığı gibi, aksine feodal sistemin dayattığı biat kültürü her alanda hâkim.

3- Emperyalizm, yerli hâkim sınıfların emrine din dışında Milliyetçiliği de eklemiştir.

4- Ülkemizdeki anti-emperyalist kurtuluş savaşı, hâkim sınıfların politikalarının; biraz aydınlanma, biraz biat kültürü, biraz laiklik, biraz da İslamiyet vb. yarı ondan yarı bundan biçiminde oluşmasına yaramıştır. Dolayısıyla Tekçi-monarşik devlet biçimi, cumhuriyetçi görünüm altında uygulanmış, din, devlet dışına çıkması gerekirken aksine devletin denetimi ve gözetimi altına verilmiş, feodalite korunmuş fakat onun yanında biçimsel modern yani harf, kılık kıyafet, kadın hakları, medeni yasa vb. adımlar atılmıştır.

Bu sınıfsal ve toplumsal koşulların içinde, tüm gelişmemişliğine rağmen TKP, 1946’lara kadar tek muhalefet güç olarak var olmuştur. Sadece SSCB’ye dayanarak gizliliğini ve illegalitesini(yasadışılığını)sürekli kılmış ve varlığını sürdürmüşse de kitlesel açıdan cılız, komünist kadro açısından yetersiz ve ideolojik-teorik olarak SSCB’ye bağlı bir boş tabela olarak kalmıştır.

TKP için üç alanda ki (ideolojik, politik ve örgütsel) gelişmelere bakmamız gerekiyor:

A-) İdeolojik olarak;

TKP’nin Sovyet Komünist partisine veya Komintern’e tam bir bağlılık içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde geliştirilmeye çalışan bağımsız çizgilerin de Komintern tarafından bastırıldığını tespit ediyoruz. Bu alandaki sürecin de üç ayrı dönemi içerdiğini görüyoruz:

Birinci dönem(1925 öncesi),

1925 yılına kadar Kemalizm’le yani burjuvaziyle ortak mücadele biçiminde özetlenebilir. Burada antiemperyalist mücadelenin devrimci etkisi sonucu bağımsız bir güç yaratma düşüncesinden çok, destek olma stratejisi izlendiğini görüyoruz. SSCB ile olan yakın ilişkinin yarattığı ideolojik hegemonyanın varlığı ve de bağımsız sınıf tavrının gelişimini sağlayacak nesnel koşulların zayıflığı da M. Kemal hareketine bağlılığı kuvvetlendirmiştir.

İkinci dönem (1925-1935),

Bu tarihten sonra partinin siyaseti, tam zıddı bir çizgiye, Kemalizm’e karşı mücadele biçimine dönüşmüştür. Bu politika, ilerici tüm hareketlerin ‘sosyal faşist’ bir tespitini içermektedir. Çünkü Komintern’in yani Stalin İktidarının bu dönemde ki (Komintern’in 1928 yılında ki VI. Kongre kararları) ideolojik çizgisi, ‘sınıfa karşı sınıf’ savaşı biçiminde şekillenmiştir. Dolayısıyla Türkiye ile dostluk-barış politikası gizli bir savaşa evrilmiş ve TKP de bu yönde ideolojik tavrını belirlemiştir.  Bu dönemde TKP içinde farklı düşüncede iki muhalefet hareketi doğmuştur. Birisi V. Nedim Tör ve Ş. Süreyya Aydemir’in başını çektiği Kemalist Kadro hareketi, diğeri de N. Hikmet’in yönettiği muhalefet örgütlenmesi.

Kemalizm’i düşman ilan eden TKP, 1935 yılı Komintern kongresinden sonra yine tam zıddı bir çizgiye evrilmiştir.

Üçüncü dönem ise (1935-1943),

Komintern’in 1935 yılında ki VII. Kongresine göre şekillenmiştir. Bu kongrede, burjuvaziyle birlikte anti-faşist halk cephesi kurulması stratejisi benimsenmiştir. Bu politika dünyadaki tüm komünist partilere dikte edilmiştir. Bu konuda Castro’nun serzenişlerine kulak verdiğimizde görüyoruz ki, demokratiklik ve zenginlik içermeyen bu kararlar, sadece TKP’yi değil tüm ülkelerde ki ezilenlerin mücadelesini bir önceki kongrede alınan ‘sınıfa karşı sınıf’ kararında olduğu gibi olumsuz yönde etkilemiştir. Dönemle ilgili endişelerini Castro ise şöyle dile getirmişti:

“Evet Ama Avrupa, Latin Amerika ve dünyadaki tüm komünist partiler Komintern’in dayattığı bu ittifakın siyasi bedelini 1939’dan başlayarak ödemeye başladı.” …”( FİDEL CASTRO- İKİ SES BİR BİYOGRAFİ, İGNACIO RAMONET, sf. 97)

Dördüncüsü dönem (1943-zamanımız);

Bu döneme(İdeolojik süreç aslında, TKP’nin tarihini açıklayabilen en zengin alandır) İkinci Bölüm içerisinde yer vereceğiz. Şimdi de siyasi olana bakalım.

B- siyasi olarak

TKP’nin işçi sınıfı ve çalışanlar arasında siyasi bir gücü yoktur. Bir kilim gibi dokunması gereken bu çalışma ne yazık ki bildiri dağıtmaktan, ekonomik mücadeleye katılmaktan öteye geçmemiştir. Köylülük arasında herhangi bir çalışmasına da rastlamış değiliz. Fakat daha da önemlisi, kendiliğinden de olsa gelişen Kürt halk hareketleri içinde yer alınmadığı gibi, devletin baskı ve katliamlarına karşı da ses çıkartılmamıştır. 1919 Koçgiri, 1924 Şeyh Sait isyanı adı verilen harekete ve özellikle Dersim’de 1938-39 da yaşanan korkunç ve ürkütücü katliama karşı da sessiz kalınmıştır.

Ayrıca TKP’nin zaten zayıf olan siyasi mücadelesi, Komintern’in 1943 yılında Stalin tarafından fes edilmesiyle moral değerler açısından olumsuz yönde etkili olmuş ve giderek sönümlenmiştir. Bu karara, parti kadroları, 1936 da örgütsel ilişki kesilmiş olmasına rağmen yine de ciddi oranda karşı çıkmışlar fakat daha da önemlisi bu karar ile birlikte kendilerini bir boşlukta hissettikleri gözlenmiştir. TKP buna uyum sağlayamamıştır.

C- Örgütsel olarak;

Örgütsel açıdan baktığımızda, TKP’nin sıkı sıkıya örgütlenmiş ve gelişkin olan bir yapısına rastlamıyoruz. Belli kadroların Sovyetlere gönderilerek orada eğitime tabi tutulması, önemli bir adım gibi dursa da aslında örgütsel fiyaskonun nedenlerinden biridir. Bu kadroların fabrikalarda işçilerin, köylerde yoksulların, sendikalar, dernekler ve CHP dâhil tüm örgütlerin içine, hatta Kürt halkı arasına gönderilecek şekilde eğitilmeleri ve kitleleri saflarına çekme becerilerini sınayarak kendilerini eğitip geliştirmeleri gerekirken, turistik gezi misali Sovyetlere gitmeleri denizde değil, akvaryumda yetiştirilmelerinden başka bir şey değildir.

Ayrıca Komintern kararıyla legal mücadele dikte edildiği için Parti, açık mücadele ve örgütlenme taktiğine uymakta zorluk çektiğini görmüştür. Bu süre içerisinde TKP’nin, Komintern tarafından “ değişen mücadele koşullarına ayak uyduramadığı ve hükümetin ilerici yönlerini değerlendiremeyerek ‘sekter’ davrandığı” öne sürülerek 1936 yılındaki desantralizasyon (merkezden ayrılma) kararıyla Komintern’le ilişkisi kesilmiştir. Bu kararla birlikte TKP’nin bırakalım gelişimini, varlığı bile uzun bir dönem tehlikeye girmiştir. Her şeyden önce örgütsel açıdan önemli bir not: kararın açıklanmasından tam üç yıl sonra 1939 yılında Ş. Hüsnü ülkeye dönmüştür. Ayrıca askere gittiği için de parti faaliyetlerine 1943 yılında başlayabilmiştir. Partiyi adeta part time olarak yöneten ve en gelişmiş kadro olarak Ş. Hüsnü’nün bu yaşam hikâyesi önem kazanmaktadır. Kıyaslamaları sevmesek de şu karşılaştırmayı yapmak zorundayım: Lenin’in herhangi bir nedenle ülkesine döndüğünde askere gittiğini düşünsenize? Çarlık Rusya’sında mecburi askerlik olsaydı sizce bunu yapar mıydı? Burada sorun Şefik Hüsnü’de değildir. Bu askere gidiş; Türkiye Komünist Hareket diyerek göklere çıkartılan geçmişimizin gerçek fotoğrafıdır. Yani cılızlığın, parçalanmışlığın, devrimci romantizmin ve çaresizliğin bir resmidir. Şefik Hüsnü, koşulların bu ortamında askere gitmeyip de ne yapacaktı? Eskiden bir Sovyet desteği vardı! Artık bu destek de 1936 yılında kalkmıştı. Ayrıca toplayıp örgütleyeceği, sevk ve idare edeceği kadrolar mı var dı? Aksine o dönemlerde sadece kulelere pankart asacak bir kaç gözü kara aydın mevcuttu o kadar!

İşte tüm bunlar TKP’nin renkli siyasi röntgenidir.

TKP’nin bu tarihlerden sonra ki gelişimini, H. Kıvılcımlı ve M. Belli aracılığıyla İkinci Bölümde izleyeceğiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir