Milliyetçilik denen çağımızın melek yüzlü canavarını gerektiği gibi deşifre edebilmek için, konuyu tüm yönleriyle incelememiz gerekiyor. Örneğin 20. Yüzyıl başlarında Avrupa’daki dört ülkenin Almanya-İtalya-İspanya ve Portekiz’in milliyetçilikten başlayarak faşizme nasıl terfi ettiğini biliyoruz. Dolayısıyla ulusalcılığın ve milliyetçiliğin ortaya çıktığı tarihsel koşulları incelememiz gerekecek. Konuyu önce kavram olarak ele alarak ilerleyelim.
Milliyetçilik aslında, ulusçuluğun diğer adı olarak düşünülebilir! Örneğin ulusal, eşittir milli gibi! Yine Ulusalcı eşittir milliyetçi gibi! Fakat biz onları eşitlesek de bu iki kavrama, sınıf mücadelesi tamamen farklı anlamlar yüklüyor. Örneğin Milliyetçi Hareket Partisine, Ulusalcı Hareket Partisi dediğiniz de bunu, sadece partiyi kuranlar değil, halk kesimleri de yadırgayacaklardır. Yine Erbakan’ın başını çektiği Milli Görüş ile kendilerine Ulusalcı denen Atatürkçü kesimi eşitlemeniz ne kadar gerçekçi olur? Örneğin Türk veya Kürd uluslaşma sürecine, Türk ve Kürd millileşme süreci demenin konuyu tam tarif edemeyeceği gibi! Sonuçta görüyoruz ki uluslaşma-ulusçuluk ile milli-milliyetçilik, pratikte genel anlamda bir ve aynı anlamda kullanılmıyor ve aynı şekilde anlaşılmıyor. Sadece çok özel bazı durumlar da bu kavramlar eşit olarak kullanılıyor: Milli Kurtuluş Savaşı ve ya Ulusal Kurtuluş savaşı gibi!
Uluslaşma sürecinin arka planına baktığımızda gördüklerimiz şunlar. Uluslaşma, feodal dönemlerde ki farklı inanç-kültür-düşünce ve alışkanlıklarını (törelerini) yöresel, aşiret gibi kümeler içinde barındıran toplumsal grupların, kapitalizmin ekonomik kurallarının dayatması sonucu kaynaşarak, bu farklılıklarını giderecek şartların ortaya çıkmasıyla kendiliğinden oluşan bir sürecin adı. Burada ki püf noktası: toplulukların daha geri olan pozisyondan daha ileri bir noktaya çıkmış olmalarıdır. Kapitalizm ’de yurttaş olarak adlandırılan bu büyük ve kaynaşmış topluluk, feodal döneme göre biçimsel düzeyde kalsa da önemli değişiklikleri içinde barındırmaktadır. Yani: düşünceleri için öldürülmeyen, aksine hangi yöneticiyi seçeceklerine yönlendirmeyle de olsa izin verilen, seyahat özgürlüğü olan, ortak dil, duygular ve çıkarlar besleyen ama farklı dilleri, anlayışları da yasaklamayan ve onlarla birlikte yaşayan, seküler yani dinin baskısı olmadan yaşamını düzenleyen bir halk topluluğu mevcuttur kapitalist toplumda. Daha da önemlisi; geleceği belirleyecek olan fakirler ve zenginler olarak sınıfları içine alan bir toplumsal yapı da oluşmuştur. İşte bütün bunlar, feodal döneme göre ileri-devrimci toplumsal adımlardır ve buna Marxistler uluslaşma demektedirler. Adı uluslaşma olan bu sürecin, artık kapitalizmin ekonomik-siyasi ve kültürel yasalarının bir ürünü olduğunu bilmemiz gerekiyor. Fakat kapitalizmin insan iradesinden bağımsız olarak işlettiği bu yasalar, tarihin belli bir döneminde devrimci ve ilerici bir rol oynamasına rağmen, sistemin yöneticisi olan burjuvazi, bu süreci iradi olarak bozmaya, çıkarlarına tabi kılmak için onu yozlaştırmaya ve istediği gibi yönetmeye başlamıştı. Dolayısıyla Uluslaşma, diğer tüm Aydınlanma değerleri gibi, kapitalizmde birbiriyle zıt ve uzlaşamayan iki sınıfın kontrolünde iki farklı sürecin içine girmişti. İşte uluslaşmanın, bu birbirinden tamamen farklı olan iki yolunu izleyerek onun varacağı noktaları açığa çıkartabiliriz.
Proleter ve burjuva yolar
Bunun için burjuvazinin ve proletaryanın izlediği yollara bakmamız ve ayrıntıları açığa çıkartmamız gerekiyor. Uluslaşma süreci ve kavramı, demokratik değerleri içinde barındırdığı ve onlarla birlikte yol aldığı müddetçe ezilen sınıflara yaklaşarak geliştirici ve devrimci bir anlam almakta, yok bu değerleri önemsemediği ve dışladığı noktada da ezen sınıflara yaklaşarak gerici, ezici-korkutucu yani ırkçı-faşist bir biçime bürünmektedir.
1789 Fransız devrimi öncesi Kuzey Avrupa ülkelerinde feodalizmi iç savaş yoluyla yıkarak iktidara gelen Burjuvazi, devrimci niteliğini, işyerlerindeki acımasızlığı ve zalim sömürgeciliği ile birlikte tüketmişti. Fakat feodal Fransa’nın 1789 burjuva devrimiyle alaşağı edilmesi, tüm Avrupa ülkelerindeki sınıfları etkiledi. Çünkü devrim, ihtilal yoluyla olmuş ve daha da önemlisi, Protestanlık gibi bir maske altında değil, kendine siyasi hedefler koyarak başarılı olmuştu: özgürlük-eşitlik ve kardeşlik gibi! İşte bu tarihi anda Fransız devrimi; Avrupa’da tüm sınıfların üzerinde derin bir etki bıraktı. Tabii devrimi başaran Fransız burjuva sınıf temsilcileri, süreci doğru bir şekilde yönetemeyerek, yani birbirlerini yiyerek, herkese kötü örnek oldular. Fakat ezilenlere moral veren bir enerjinin fitilini de ateşlemişlerdi. Proletarya kendisi için bir sınıf olma yolunda önemli adımlar atmaya başladı: İngiltere de işçi sınıfı, önüne siyasi hedefler koyan kitlesel Çartist bir hareket yaratmış(1838-1850), Avrupa’nın değişik ülkelerinde özellikle de Fransa da 1931, 1848-1850 ayaklanmalarını başlatmıştı. Tabandan gelen bu devrimci hareketler, burjuvazi tarafından ya şiddet ya da hile ile bastırılacak ve ezilecekti. Örneğin İngiliz burjuvazisi, Çartist hareketi, liderlerine aktardığı paylar ve kırıntılarla satın alarak söndürmüştü.
Sonuçta Fransa’daki 1789 devrimi ile birlikte 19. Yüzyıl boyunca Uluslaşma da önemli üç farklı sürecin oluştuğunu görüyoruz:
- Birincisi demokratik uluslaşmanın varlığına şahit oluyoruz. Bu gelişim, demokratik hak ve özgürlüklerin yani Aydınlanmanın bir gereği olarak, ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ olduğunu burjuvazinin ilanıyla ortaya çıkmıştı. Tabii bu hakkı burjuvazi sözde hala savunmakta! Fakat diğer haklar gibi uluslaşmayı da rafa kaldırmıştır.
- Uluslaşmada ikinci gelişme; İngiltere’de oldu! Kendi topraklarında bulunan uluslara otonom haklar vererek fakat ayrılma haklarını kullanamayacakları tedbirleri de alarak, onların devlet olma haklarının önünü keser. Bu model, tüm kapitalist ülkeler için tam bir örnek teşkil ediyordu. Buna Çoklu Üniter devlet anlayışı diyoruz.
- Üçüncüsü ise; kapitalizmin yeterince olgunlaşmadığı ve feodalizmin tümden tasfiye edilmediği ülkelerde oluşmaya başlamıştı. Bu gelişme de burjuva demokratik devrimlerini yapamamış ve Aydınlanma değerlerini toplumsal olarak içselleştirememiş, Almanya-İspanya-İtalya-Portekiz, Doğu Avrupa ve de geri kalmış ülkelerde oluşuyordu.
Uluslaşmanın ve Milliyetçiliğin farklı anlamlar edinmesini sağlayan arka plan bunlardı! Birinci şıkta gördük ki ulusal demokratik süreci burjuvazi tümden terk etmişti. Ulusların demokratik içeriklerini koruyarak gelişmeleri, yani ‘kendi kaderlerini tayin hakkı’ için, yönetici bir sınıfa ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyacı, tarihin belli bir döneminde burjuvazi üstlenmiş fakat iktidara geldikten sonra bu görevini terk etmişti. Toplumsal yasalar boşluğu kabul etmiyordu. 1871 Paris Komünü ile birlikte, bu görevin proletarya tarafından giderileceği belli oldu. Bu gerçeği 1917 Rusya devrimi de pekiştirdi. Tüm Aydınlanma değerleri gibi Uluslaşma da artık proletaryanın himayesinde ve yönetiminde, demokratik içeriğini koruyacak ve insanlığın büyük yürüyüşüne katılabilecekti. İşte bu nedenle, demokratik bir uluslaşmadan bahsedilecekse eğer, sadece lafızda değil (örneğin Kürt İşçi Partisi gibi) pratikte işçi sınıfının örgütlenmesinin zorunlu ve kaçınılmaz olan çalışmasını yapmak gerekiyordu. Aksi durumda uluslaşma süreci, tüm göstermelik demokratik ve ilerici niteliğine rağmen, emperyalizmin kucağına oturmak zorunda kalacaktı. Ne var ki Paris Komün ’ün Alman ve Fransız burjuvazisi tarafından yok edilmesi, Ekim devriminin de Stalin tarafından burjuvaziye teslim edilmesiyle, çağımızda uluslaşma süreci başsız kalmıştı. Sonuçta bu sürece Çin proletaryası da öncülük edememiş ve meydan emperyalistlere bırakılmış oldu. Çünkü toplumları bir sonraki gelişmeye taşıyacak olan proletarya hareketi yani Marxizm, ters kaplumbağa haline gelmişti.
İkinci gelişim ise bugün emperyalist İngiltere-İspanya-Belçika gibi ülkelerde uygulanmaktadır. ve Kürd halkı gibi uluslaşma çabası içinde olan topluluklara da bu örnek havuç misali gösterip geri çekilmektedir. Sadece emperyalist ülkelerde uygulanan bu sistem, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını sözde kabul etse de pratikte tam aksi olmaktadır. Çoklu Üniter devlet aklı olan bu uygulama: İspanya da Katalanların 2017 yılındaki referandumda aldıkları ‘ayrılma kararını’ kanla ve cezalarla bastırmıştı. İngiltere de ayrılma yönünde çaba harcayan İskoçlar da Sürekli baskı ve tehditlerle karşı karşıya bulunuyorlar.
Üçüncü gelişim ise; Avrupa’da Almanya-İspanya-İtalya-Portekiz gibi sanayileşememiş ve feodalizmi tasfiye edememiş ülkelerde yaşanmıştı. Diğer yanda aydınlanma sürecini tam anlamıyla yaşayan ülkelerdeki halklar(İngiltere-Fransa-K. Avrupa gibi), en azından genel anlamda hoşgörü-sevgi-saygı-empati gibi bir kültür içinde bulunuyorlardı, Fakat Aydınlanma sürecini gerçekleştirememiş ve feodalizmi tasfiye edememiş ülkelerde ise uluslaşma, ona eşlik edecek demokratik değerler olmadığı için, egemenlerin kontrolüne(insafına) bağlı ve onların yapay, yukarıdan aşağı şekil verilen, anti demokratik ve sömürme arzusu ile içeriği doldurulan bir şekle bürünmüştü. Sonuçta; uluslaşma adına yapılanlar anti demokratik içerik taşıyordu. Buna da Tekçi Üniter devlet anlayışı veya milliyetçilik deniyordu.
TÜRK VE KÜRD ULUSLAŞMA SÜRECİ
Evet, ulusların; demokratik, ilerleten, devrimci ve proletaryanın kontrolünde olan nesnel toplumsal sürecine uluslaşma adı verilirken, anti demokratik, yukarıdan planlanan, tekçi, baskıcı, gerici ve burjuvazinin kontrolünde olan öznel toplumsal sürecine de milliyetçilik deniyordu. Daha da kötüsü; uluslaşmanın demokratik hedeflerinden saptığında sadece milliyetçiliğe değil, kaçınılmaz olarak faşizme dönüştüğünü Almanya ve diğer ülkelerdeki örneğiyle görmüştük.
Yukarıdaki tespitlerimizi şimdi Türk ve Kürd uluslaşma sürecine bakarak test edebiliriz:
- Türk ulusal mücadelesi 1915 soykırımını saymazsak, işe 1919 yılında antiemperyalist demokratik bir süreç ile başlamıştı. Fakat İngiliz emperyalistleriyle ilişkiye girildiği tarihten(1921’den) itibaren de gericileşmenin kapanına yakalanmıştı. 1923 devrimi bu ikili karakterini koruyarak ilerlemiş ve bir yanda: Komünistler, Kürdler ezilmiş- anti feodal mücadele yapılmamış-Din işleri devlet işleriyle buluşturularak laiklik imha edilmişti! Diğer yanda da Sultanlık yıkılmış, modern yasalar kabul edilmiş, yurttaş kimliği verilmiş vb. devrimci adımlar atılmıştı. Bu nedenlerle; Türkiye burjuvazisi uluslaşma sürecini demokratik bir içerikle yönetememiş ve bugün içinden çıkılmaz olan toplumsal yapıyı yaratmıştı. Yani: kadın haklarını ilk veren ülkeyiz denmiş fakat her gün kadınlar aşağılanmış ve öldürülmüşler, sanayileşmeyi yaptık denmiş fakat ağır sanayi kurulmadığı için emperyalizme bağımlılık devam etmiş, Türkçe anadil olmuş fakat Kuran Kursları-Camiler vb. alanlarda Türkçe yasaklanmış. Bir yanda cumhuriyetçi-laiklikten yana-modern vb. yaşamı sürdüren milyonlar, diğer tarafta Tarikatlar-kafa kesenler-her şeye ve herkese karışanlar, hırsızlığı meslek edinen İslamcılar, çocukları istismar eden milyonlar vb. aynı ülke içinde yan yana gelmiş. Dahası bunlar 1923 Cumhuriyetin onlara verdiği özgürlükle iktidar olup, toplumu soyup soğana çevirip çürütürken, bu ülke ve insanlık için savaşan devrimciler de bu devlet tarafından sistemli olarak katledilmiş. Sorun çıkış noktasındaki hatalardadır.
- Ülkemizde ki Kürd ulusal mücadelesinin geçmişteki tüm yerel-bölgesel-etnik başkaldırılarına rağmen burjuva demokratik bir süreci yakalayamadığını görüyoruz. A. Öcalan’ın liderliğinde ki uluslaşma süreci de anti demokratik çalışma tarzını esas alan bir yol izleyerek işe başlamış: yani diğer ulusal Kürd örgütlerine karşı kanlı bir mücadele sürdürerek var olmuş. Öcalan hareketinin gelişimini sağlayan esas ivme ise, Türkiye devletinin Tekçi Üniter devlet anlayışı ve uygulamaları olmuştur: Kürd ulusunu ve onun doğal ulusal haklarını ret etmek, onların ulusal onurlarıyla oynamak, işkence, baskı, suikast ve katliamlar yapmak gibi!
Öcalan ulusal hareketi, Sovyetler ve onun müttefiki Suriye iktidarının da desteğiyle gelişmiş ve birçok anti demokratik taktik ve uygulamalara imza atmıştır: kendi içinde muhalefeti ezmiş, kendine karşı çıkanları infaz etmiş, sivil hedeflere karşı silahlı eylemler düzenlemiş ve sonuçta biat kültürünü benimseyen Kürd yurtseverlerinin oluşumunu yaratmıştır. Görüldüğü gibi anti demokratik bir sürecin sonunda bugün Öcalan hareketi ABD ve emperyalistlere kaçınılmaz olarak teslim olmuşsa, işte bu sonuç anti demokratik bir arka planının olmasından dolayıdır. Biz komünistler elbette ki Kürd halkının ulusal haklarını alacakları çözümlere evet deriz! Fakat biliriz ki: devrimcilerin kanıyla beslenen faşistler ve insanların kafasını keserek ayakta duran şeriatçılarla bu haklar kazanılmaz. Şarlatanlara bakmayın siz!
Sonuçta, Türk ve Kürd ulusal mücadelesi, proletaryanın kontrolüne girmedikleri müddetçe, uluslaşmayı başaramayacak ve kaçınılmaz olarak emperyalistlerin Trump’cu veya reformcu kanatları altına girerek yozlaşacaklardır. Bugün ülkemizde ve Kürdistan’da olanlar da zaten bunu gösteriyor.