Birinci bölümde ele aldığımız sağ ve ’Sol’ ezenlerin peşinden giden aydınların, demokrasi mücadelesinde bazı artılarının bulunduğunu ayrıca kabul etmemiz gerekiyor. Örneğin sağ partileri destekleyen aydınlar, Kürd ulusuna özgürlük isteyerek ve bu yönde faaliyetlere katılarak, birçok ‘solcu’ aydından çok ilerde dururken, egemen ‘solun’ peşine takılmış aydınların bazılarının, araştırma ve ürün verme açısından bazı sol ve devrimci gruplardan oldukça ilerde bulunuyorlar.
Dolayısıyla ezilenlerin mücadelesinde, hâkim sınıfların kendi aralarında ve içlerindeki farklılıkları, çelişkileri tespit etmek ve bunların üzerinden taktikler geliştirmek hayati önemde olduğunu not etmemiz gerekiyor. Milyonlarca emekçi ve yoksulları etrafında toplayan egemenlerin foyasının ortaya dökmek için, sadece emekçi sınıflara dayanmak yetmiyor. Aynı zamanda sadece olumsuzlukları değil, yararlı, ileri ve sosyal olan her hareketi değerlendirerek onları devrimci nehire akıtmaya çalışmak gerekiyor. Yukarıdaki tespitler ışığında grupları şimdi tek tek ele alabiliriz.
- EGEMEN SAĞIN ETKİSİNDE Kİ AYDINLARIMIZ
Önce egemen sağı tarif etmemiz gerekiyor; esas olarak 20. Yy’ın başında yapılan Jön Türkler Kongresinde Prens Sabahattin liderliğinde ortaya çıkan Hürriyet ve İhtilaf Partisi ve onun devamı olan DP, AP, ANAP, AK Parti gibi siyasi hareketler, egemen sağı oluşturmaktadır (bunların dışında kalan küçük sağ partileri de ayrıca değerlendirmek gerekiyor). Bu partiler, İttihatçı iktidarın 1915 Nisan ayında başlattığı Ermeni, Rum ve diğer halkların soykırımı karşısında sessiz kalıp hatta gizlice destekleyip sonradan bu insanlık dışı vahşeti kendi siyasi amaçlar için kullanan, Müslümanlaştırılmış ve Türkleştirilmiş(hatta kimi yerlerde Alevileşen ve Kürdleşen) milyonlarca insanı ve baskıya uğramış tüm kesimleri, anti İttihatçı ve anti CHP kulvarında toplamış olan siyasi sağcı oluşumlardır. Bu sağ partiler, siyasi olarak geri olan milyonların beyninde, İttihatçı ve CHP ile gerçek ‘solu’ eşitleme başarısını göstermişlerdir. Bu başarıya ulaşmalarını sağlayan faktörlerden biri de yaşanmış olan vahşet karşısında ‘solcu’ aydınlarımızın tavırları olmuştur. Bu konuyu aydınlatabilmek için öncelikle İdris Küçükömer’e ve de İştirakçi Hilmi’ye bakmamız gerekiyor.
İdris Küçükömer’in, “Türkiye’de sağ sol, sol da sağdır.” demiş olmasının arka planında iki gerçek yatmaktadır. Birinci esas neden, kendine ‘sol’ diyen ulusalcı(Geç Kalmış Ulusalcı demek daha doğru), ırkçı ve devletçi İttihat ve Terakki Fırkası’nın, Ermeni, Rum ve diğer halklar üzerindeki soykırımı karşısında, egemen ‘Sol’a karşı bazı aydınların aldığı tavırdır. Bu katliamlar sonucu milyonlarca insan, kendilerini can havliyle ve de denizde yılana sarılır misali Hürriyet ve İtilaf partisi ve sağ partilerin kanatları altına atmışlar, dolayısıyla da bu partilerin demokrat görünüme bürünmesinde rol oynamışlardı. Ayrıca CHP’nin 1921 sonrası İttihatçı tavırlar içine girerek komünist ve Kürdlere yönelmesi de halk ve aydınlar arasında egemen ‘Sol’a karşı tavrın gelişmesine hizmet etmişti.
Yukarıdaki nedene bir ikincisini: Osmanlı-Türkiye Sosyalist Fırkası’nın(İştirakçi Hilmi’nin partisinin) reformcu anlayışının ve de önceden Hürriyet ve İtilaf Fırkası’yla olan yakın ilişkisini ve kapatılmasıyla birlikte önemli kadrolarının bu sağcı partiye katılmasını eklemeliyiz. Ama burada belirleyici olan; katılan bu ‘solcuların’, sağcı partiyi ideolojik olarak donatmış olmalarıdır.
İşte aydınlarımızın belli bir kesiminin ‘yetmez ama evet’ politikasını üretmelerinin arkasında bu tarihsel gerçekler yatar. Dolayısıyla sınıfsal bakış açısından uzak aydınlarımızın kafasında, 1915 soy kırımını yapan ‘solcu’ İttihatçılığa tepki olarak, sağ partilerin demokrat olduğu yönünde bir algı oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Tabii bu algının oluşmasında sağ partilerin ve burada mevzilenmiş aydınların oldukça becerikli olduklarını da eklemek gerek.
Fakat AKP’nin son yıllardaki uygulamalarıyla, sağ partilerin ’Sol’ olmadığı yani demokrat vs. olmadıkları tarihin bir öğretisi olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Aydın olmak aslında olayları gerçek nitelikleriyle önceden görebilmek demekse eğer, İdris Küçükömer, Kemal Tahir, Murat Belge, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Ahmet İnsel, Ferhat Kentel, Hasan Cemal, Baskın Oran ve burada adını sayamadığım onlarca kişi, geleceği önceden tespit edemeyen yarı aydınlar olarak tarih de yerini almış bulunuyor.
Şimdi gelelim RTE’nin bu görüntüyü nasıl değiştirip sağı gerçek niteliği üzerinde yükselttiğine!
RTE, TARİHSEL PARADİGMAYI NASIL ALT ÜST EDİYOR
Menderes ve Demirel iktidarlarında kısa süreli ortaya çıkan fakat kitlelerin gözünde deşifre olmayan gerçek kimliklerinin, AKP ile birlikte (özellikle de son 10 yıldır) gerçek görüntüsüyle hem de sırıtarak siyasi sahnede görülmesi, emekçi sınıflar açısından büyük bir şanstır. Sağın ters yönde kurgulanan tarihsel arka planı, yani aydınlarımızın “Türkiye’de sağ sol, sol da sağdır” bakış açısı ve ezberleri ilk defa AKP ve RTE tarafından bozulmuştur. Zaten AKP’yi destekleyen, dolayısıyla aydın olmanın en temel nedeni olan, önceden görme yetisini gösteremeyen aydınlarımızın çark etmesini sağlayan da bu açık gerçektir. Yani aydın olmayı başaramayanlardan İ. Küçükömer ve devamcılarının söylediklerinin aksine: sağ artık ‘sol’ değildir diyen bir RTE rejimi bulunuyor. Acımasızlığı, anti sosyalliği, kıyıcılığı, etik değerlerden yoksunluğu, cehaleti ve sevgisizliğiyle sağ artık gerçek sağdır. Çünkü 2010’lu yıllara kadar görünüşte özgürlükçü, demokrat, sivil ve halkçı gözükenler sağ partiler olmuş, kendini ‘sol’ olarak tarif eden CHP ve belli kesimler ise toplumu yukardan aşağı düzenleyici anlamında; darbeci, ulusçu, merkeziyetçi, plancı, daha da önemlisi kitleleri küçümseyici vb. niteliklerden oluşan bir kimlikle gözüküyorlardı. Aslında bu tarihsel gerçek, tüm Geç Kalmış Uluslaşma Süreçlerini yaşayan halkların kaçınılmaz kaderidir. Almanya’da Naziler, İtalya, İspanya ve Portekiz’de sağcı kimlikli faşistlerin yürüttüğü rejim altında yaşayanlar gibi! İşte İ. Küçükömer ve yakın dönemimizdeki aydınlarımızın da okuyamadığı gerçek buydu. Demokratik uluslaşma; aşağıdan yukarı yani Ortak bir Pazarın oluşması, çoklu etnisite ve dil, demokratik cumhuriyet ve vatandaşlık üst kimliğinden oluşan yani uzun zaman içinde kaynaşmış veya birlikte yaşayanlardan oluşan toplumsal bir sürecin kendisidir. Geç Kalmış Uluslaşma ise; telaşla-acillikle, ülkenin tüm alanlarında insanların canını ve hayatını önemsemeyen, kişisel ve sınıfsal çıkarları önceleyen, yukarıdan aşağı örgütlenen bir toplum mühendisliğidir diyebiliriz. İşte Jön Türklerin ‘sol’ kanadını oluşturan İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu akımın(yani yukardan aşağı uluslaşmanın) ülkemizdeki en tipik temsilcisi ve öncüsüdür. Sağ partilerin gerçek yüzünü, baskıcı ve kıyıcı niteliğiyle; DP’nin Vatan Cephesinde, Meclis Tahkikat Komisyonlarında, AP’nin Milliyetçi Cephesinde ve türevi olan DYP vb. partilerin Kürdlere yönelik kitlesel katliamlarında görebiliriz. Fakat aydınlarımız, bu gerçekleri tüm yönleriyle analiz edecek sınıfsal bakış açısından maalesef uzak oldukları için, onlar, 12 Mart ve Eylül darbelerini, yoldaşlarımızın idamını, suikastları vb. vahşetleri, sadece ‘Sol’ olarak gördükleri Ordu ve Atatürkçü geleneğin sırtına yıkmışlardı. Hâlbuki yapılanların, geç kalmış uluslaşmanın ürünü Tekçi Üniter Devletlerin kaçınılmaz uygulamaları olup, bunun sağı ve ‘solu’ olmayacağını bilmeleri gerekiyordu.
Geldiğimiz aşamada Suruç, Ankara ve Kürdlere yönelik yaptırım ve eylemler, çözüm masasının devrilmesi aydınlarımızın uyanması için ancak yeterli olmuştu. Sağın ekonomik yüzünü de; yapılan yolsuzluk, hortumlama ve ‘devlet malı deniz, yemeyen domuz’ diyen ANAP başta olmak üzere her dört partide de izleyebildik.
Sonuçta Küçükömer ve zamanımızdaki aydınların birçoğu, sağ partilerin görünüşlerine bakıp yüzeysel bir sonuç çıkartmıştı. Bu gelenek daha önce, Demirel’in demokratlığı vaaz edilerek sürdürülmek istense de pek etkili olamadı. Fakat aydınlarımız; ANAP ile zirveye çıkmış (hatta bizim kuşaktan Cengiz Çandar, Özal’a danışmanlık yaparak bu konuda en uç örneği sergilemişti), sonra da Ak Parti’yi destekleyip tavan yaparak ‘yetmez ama evet ‘çiler olarak tarihte ki yerlerini aldılar. Sonuçta; RTE, bu tarihsel yanlış algıyı(sağ partilerin demokratlığını) sadece aydınların gözünde değil, toplumun vicdanlı ve dürüst her kesimi içinde değiştirdi ve sağcılığın da en az egemen ‘sol’ kadar acımasız, merkeziyetçi, monarşik ve yasa tanımaz olduğunu gösterdi. Yani egemenlerin sağı solu değil, çıkarları ve doymak bilmeyen iştahları mevcuttu. Buradan çıkan en özlü sonuç: Ezenlerin devletinin sağı ve solu olmaz, onlar aynı madalyonun(devletin) yazı ve turasıdır.
HAFTAYA
AYDINLARIMIZIN HİKÂYESİ II