ŞABAN İBA’NIN SELÇUK ŞAHİN POLAT İLE İLGİLİ TESPİTLERİ*

‘HÜDAİ

Hüdai Arıkan’ın Yaşamı ve mücadelesi Şaban İba’ adlı kitabın kritiğini yapan ilk makaleden sonra, kitapta ki Şaban İba’nın benim ile ilgili değerlendirmelerine de burada cevap veriyorum.

Şaban’ın gerçekleri büken ve sofistik olan tespitlerine bakarak devrim için gerekli olan dersleri çıkartabileceğimizi umuyorum. İba, bir sayfayı bana ayırmış. (HÜDAİ, Sf. 121-122, Şaban İba)

Kitapta benimle ilgili o kadar iddia, yanıltıcı haber ve çarpıtma var ki bunlardan en eğitici ve çarpıcı olanlara değinmeye çalışacağım. Devrimin bugünkü düşük yoğunluklu sürecinde bu tür polemikler geliştirici bir ivme olarak değil, aksine ‘gereksiz’ bir didişme olarak görülmektedir. İnsanlarımız, seviyeli yani komünist bir tartışma ortamına hiçbir zaman şahit olmadığı için, böyle düşünmeleri de çok normal! Bu açıdan tartışma(polemik) ile ilgili çok kısa bir yaklaşım sergileyerek konuya girmem gerekecek.

Genel anlamda ayrıntılara girmeden sadece komünistlerin tartışma tarzı için şunları söyleyebilirim.

- eleştirilerimizi kişilerin kişiliğiyle ilgili değil, düşünce, eylem ve davranış biçimleriyle sınırlamalıyız,

- eleştiri ve iddialarımızı mutlaka örnekler vererek ve kanıtlar sunarak sürdürmeliyiz(genel doğruları tekrarlayarak değil),

- eleştirinin biçimi ve içeriğini, koşulları doğru analiz ederek bu bağlamdan koparmadan ele almalıyız.

- konu dışına çıkmadan, konuyu dağıtmadan, kurgu ve algı yapmadan sorunu ele almalıyız(çünkü tartışma konusunda yetersiz olduğunu gören kişiler, sürekli algı yaratmaya yönelik hayali, duygusal ve psikolojik tatmin içeren ilgisiz yollara kaymakta ve bunu devrimci polemik olarak görmektedirler).

 -Ve de; doğru bir üslup ve davranışla(hakaret olmadan-kişiliğe saldırmadan vs.) ve de iddialarımızın doğru ve sahici olduğu konusunda öncelikle kendimizi ikna etmiş olarak hareket etmeliyiz.

Yukarıda özetlediğim tarz ve yaklaşımla İba’nın iddialarını ve tespitlerini ele aldığımda, onun yukarıda belirlediğim devrimci üslup ile konuya yaklaşmadığını söyleyebiliyorum. Şöyle başlamış:

  1. İstanbul meselesi konusunda Selçuk’un kendisiyle konuşup konuşmadığını sorduğumda Hüdai, “Hayır konuşmadı. Sanırım kendi başına karar verdi” demişti. Selçuk’un bu konuda hem bana hem de Hüdai’ye, özellikle de Yusuf’un yanında tavır almasından söz etmesi, yani bizi bilgilendirmesi ve hatta görüşlerimizi sorması gerekiyordu.”(Sf.122)

Birincisi, örgütün merkez komitesi üyesi Y. Küpeli bana on gün önceden  ‘hazır ol İstanbul’a gidiyoruz. Mahirleri cezaevinden alacağız’ diyor ve bu gidişimi İba: ‘Yusuf’un yanında tavır alma’ olarak okuyucusuna aktarıyor. İkincisi, ben THKP-C’nin kuruluş toplantısına ve Ankara’da ki iki kamulaştırma eylemine katılmış birisiyim ve bana örgüt tarafından kimseyle temas kurmamam gerektiği söylenmiş. Ben böylesi bir ortamda kimseyle hatta tesadüfen karşılaştığım Oktay Etiman ile de bir şey konuşmadım(ki Oktay ile o dönemde çok sıkı bir dostluğumuz oluşmuştu)ki bir başkasıyla konuşayım. Nedeni sanırım açık: örgüt disiplinine uygun şekilde davranmak. Üçüncüsü, Şaban iki olayı, bilinçli veya bilinçsiz olarak birbirine karıştırmış. 1-)Adı geçen Sami’nin örgütünde ikimizde bulunuyorduk, doğru. Fakat bu örgüt, 1969 yılı sonbaharında Tuzluçayırda yaptığımız bir toplantıda, benim Sami’ye karşı çıkıp onunla kavga etmemle son bulmuştu. O günden sonra Şaban ile ortak tek eylemimiz, Sami’yi tutuklayıp ona işkence etmemiz olmuştur. Yani bizi ayrı bir örgüt gibi ele alan Şaban, beni bu örgütün kurallarına uymayan kişi olarak yansıtmış olması, sanırım devrimci anlayıştan ve örgütlenme disiplininden, İba arkadaşın ne kadar uzaklaştığını göstermesi açısından ibretliktir. 2-)Bu nedenle İba arkadaşın, THKP-C kurulduktan sonra daha gelişmiş ve ciddi bir örgüt içinde olduğumuz dikkate alınmadan hala eski ahbap çavuş ilişkisi içindeymişiz gibi dönemi tarif etmesi affedilmeyecek bir gaftan ibaret. Yani Şaban’ın istediği türden o güne kadar hiçbir bir davranışım olmadı ki, İstanbul’a Mahirlerin kaçırılması için gidişimle ilgili böylesine bir likide davranışım olsun. Bu tür grupçu bir davranışı benden beklemek, içinde bulunduğumuz örgütü anlamamak ve onu küçümsemek anlamına gelir. Kaldı ki o dönemde her militan saklanıyordu ve merkezin haberi olmadan birbirleriyle görüşmesi(ki kim nerede kalıyor bilgisi zaten kimsede olamazdı) tam bir likidasyon olurdu. Dördüncüsü, benim İstanbul’a gitmemi ‘Yusuf’un yanında tavır’ alma olarak yorumlamak sanırım İba’nın örgütlenmenin o günkü işleyişinden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Ben, THKP-C Merkez komitesinin bir kararına(veya M. Komitesi Üyesi Küpeli’nin kararına) uyduğumda Yusuf’un yanında tavır mı almış oluyorum? Kaldı ki örgüt içinde bu tür bir tavır alınacak herhangi bir ayrılıkta bulunmuyordu. İba, acıktır ki benim anılarımdan aldığı bilgileri dezenforme ederek bizlere sunuyor. Devam etmiş:

  • O günlerde Mahir ile Yusuf arasında bir kariyer çatışması yaşandığını kabaca örgütte herkes ve biz biliyorduk. Ancak Selçuk Polat, Yusuf’la kurduğu özel ilişkiyi ve Yusuf’un kumpasını benden ve Hüdai’den gizlemişti.”(sf.122)

Mahir ile Yusuf arasında 1971 Şubat ayında bir kariyer çatışması olduğunu söyleyen kişi sanırım ya yalan söylüyordur ya da hayal kuruyordur. Çünkü o dönem ben bu iki merkez komite üyesi arasında herhangi açık bir çekişme vs. görmedim ki(ben-Ulaş-Cevahir sık sık bu arkadaşlarla bir araya geliyorduk) Şaban ve ya başka arkadaşların bundan haberi olsun. Mahir benimle Ankara sokaklarında dolaşarak uzun bir konuşma yaptığında, onunla Yusuf arasında bir rekabet içinde olduğunu fark ettim. Eğer bu konuşma olmasaydı bunu da fark edemezdim. Yusuf’a da bu konuyu sorduğumda da o da açıktan olmasa da bir farklılaşma olduğunu yansıtan ifadeler kullanarak bu kanıya varma mı sağlamış oldu. Yani o tarih itibariyle bu konuda bir bilgisi olduğunu söyleyen arkadaşlar varsa İba bize bunların kim olduğunu söylesin de bilelim. Özetle; bu konuyu ilk defa ben MAHŞERİN BEYAZ ATLISI adlı kitapta dile getirdim ve Şaban sanırım buradan aldığı bilgiyle okuyucusunu aldatmaya soyunmuş:  “Selçuk Polat, Yusuf’la kurduğu özel ilişkiyi ve Yusuf’un kumpasını benden ve Hüdai’den gizlemişti.” Diyebiliyor. Yusuf Küpeli’nin 1972 başında polise düşüp çözülmesi ve devrimci itibarını kaybetmesi ile bir sene önceki hareketin lideri konumunu birbirine geçirerek, kendi tespitiyle de çeliştiğinin farkında da değil. Şaban, Y. Küpeli’yle ilgili şöyle demiş kitabında: “ O dönemde Yusuf, FKF’de ve devrimci gençlik içinde militanlığıyla ön planda olan ve kitle tarafından sevilen biriydi” (Sf.54). (Ayrıca Mahir ile ilgili değerlendirmesi ne de aynı sayfada bakabilirsiniz). Demek ki o dönemde Yusuf ile birlikte olmanın, devrimci bir liderin yanında olmakla bir ve aynı anlama gelmekte olduğunu Şaban da itiraf etmiş oluyor . Bu durumda; 1971 baharında Yusuf İstanbul’a gitmemi istediğinde ben “yahu Y. Küpeli yakalandığında poliste ötecek birisi gibi duruyor, bu nedenle ben onunla değil, devrim için ölecek olan Mahir’in yanında yer almalıyım” diyerek Yusuf’un kumpasına gelmemeliymişim Sayın İba’ya göre. İşte Şaban’ın kurgusu bu derece “nerden baksan tutarsız, nerden baksan ahmakça!”     

Ayrıca ortada bir kumpas falan görsem bu tür kişilerle birlikte davranmaz ve tavır alırım. Tıpkı Sami’ye aldığım tavır gibi veya ilk banka eylemimizde soyguna katılamayıp son anda arabaya atlayan ve hepimize ağır laflar eden Mahir ile birlikte olamayacağımı Hüdai’ye söylediğim gibi! Kaldı ki Y. Küpeli’ye örgüt içinde ilk tavrı alan kişi de 1971 Eylül ayı itibariyle benim. (Bak: MAHŞERİN BEYAZ ATLISI). Sayın İba hızını alamamış devam etmiş:

  • Henüz ortada ideolojik ve siyasal bir ayrılık yokken Selçuk, Yusuf ile Mahir arasında süren gizli kariyer çekişmelerinin olduğu bir ortamda Yusuf’un kumpaslarının etkisinde kalmıştı. Selçuk’un Yusuf’tan yana tavır aldığının farkında olan Mahir, her şeye rağmen Selçuk’un militan tavrı nedeniyle ona İstanbul’a gitme teklifinde bulunmuş fakat Selçuk gitmeme tavrı gösterince onu gözden çıkarmıştı. Nitekim Selçuk sonraki süreçte Y Henüz ortada ideolojik ve siyasal bir ayrılık yokken Selçuk, Yusuf ile Mahir arasında süren gizli kariyer çekişmelerinin olduğu bir ortamda Yusuf’un kumpaslarının etkisinde kalmıştı. Selçuk’un Yusuf’tan yana tavır aldığının farkında olan Mahir, her şeye rağmen Selçuk’un militan tavrı nedeniyle ona İstanbul’a gitme teklifinde bulunmuş fakat Selçuk gitmeme tavrı gösterince onu gözden çıkarmıştı. Nitekim Selçuk sonraki süreçte Yusuf ve Münir’in yanında yer almış ve onların yeni örgütlenmelerinde etkin görevler üstlenmişti. Bu durum Hüdai ile Selçuk’un yollarının da ayrıldığı anlamına geliyordu.”  

Yukarıdaki bilgiler hem saçma hem de bu tespitler gerçekten çok incitici ve şaşkınca. Peki, sorayım o zaman: Yusuf’un Mahir ile olan çatışmasını bilen kişi olarak sen o dönemde hangi tavırları aldın? Mahir daha İstanbul’a gitmeden önce Yusuf’la arasında bir çekişme olduğunu söylüyorsun yukarı satırlarda. Bunu o dönem biliyorsun ve Yusuf’un kumpasını da tespit etmiş birisi olarak neden onun stadyum soygun projesinde(ki bu soygun 1971 Mart-Nisan ayı içinde olacaktı) görev alıyorsun? Hüdai ve benim adıma konuşmayı lütfen bırakır mısın? Çünkü ben herhangi bir kumpastan filan haberdar değildim. Madem sen Yusuf’un bu kumpasının farkındaydın (ki bundan bahseden sensin) neden beni uyarmadın? Hani diyorsun ya biz bir takımdık! Yoksa bu takım, nalıncı keseri gibi hep Şaban’a bilgi aktarmak üzere yontan bir işleyişi mi içermesi gerekiyordu?

Ayrıca ‘Mahir’in beni gözden çıkarmış’ olduğu sonucuna İba arkadaş nasıl varmış? Açıklarsa sevinirim. Çünkü Mahir benimle ikili konuşma sonrası, Cevahir ve Ulaş ile birlikte de gelerek Sıhhiye’de ki evde İstanbul’a gelmem için yeniden konuşmalar yaptılar. Dahası arkadaşın şu tespiti tam bir kâbus görme diyebilirim: “Nitekim Selçuk sonraki süreçte Yusuf ve Münir’in yanında yer almış ve onların yeni örgütlenmelerinde etkin görevler üstlenmişti.” Sanırım utanmazlık ve ya işkembeden atmak bizlere yakışır bir şey olmasa gerek! Ben Yusuf’la sanırım 4-5 ay İstanbul’da ki örgüt evinde beraber kaldım. Onu bu süre içerisinde izlediğimde devrimci değerlerinin aşındığını gördüm. Ve Mahir’i kaçırmaya ilişkin neler yaptığımızı ve de Ankara’da neden Hipodrom soygununu yapmadığımızı gündeme alan o günkü bilinç seviyemle bir tartışmaya girdim. Bu tartışmada onun devrimci değerleri sınıf hareketinin örgütlenmesi projesiyle örttüğünü anladım elbette ki. Ayrıca evdeki davranışlarıyla onun tutarsız kişiliğini tespit ederek, burada evde kalmayacağımı söyledim. Sonuçta da evden ayrıldım. Ve örgüt evlerinde saklanma dışında herhangi bir görevim olmadı. İba arkadaş, Yusuf ve Münir’in yeni örgütlenmelerinde üstlendiğim etkin görevlerimi açıklamalı ki THKP-C iddianamesini yazan savcının ve polisin de tespit edemediği bu gerçeği ortaya çıkartan ilk dedektif unvanını alma şansını yakalamış olsun. Yoksa herkes ona İşkembeyi Kübra’dan atan adam unvanını verebilir! Benden uyarması! 

Daha üzücü ve incitici olanı; İba’nın Hüdai adına ahkâm kesmesi olmuş: “Bu durum Hüdai ile Selçuk’un yollarının da ayrıldığı anlamına geliyordu. Şaban ile değil ama Hüdai ile sürekli örgütün sivil Kuryesi Mustafa Baykara aracılığıyla haberleşiyordum. Yani İba’nın dediği gibi Hüdai ile herhangi bir ayrılığımız olsa ben yakalanmadan bir ay önce bana haber salmaz ve örgüt içi ayrılıkta tavrımı öğrenmek isteği içinde olmazdı. Bu soruya karşı Baykara, Hüdai’ye şunları söyler: ‘tavrını bilmiyorum. Gittiğimde sorarım’ dediğinde, “o nasıl tavır alacağını bilir” türünden haber göndermesi sanırım İba arkadaşa verilmiş bir cevap olsa gerek. Son olarak:

  • Dolasıyla o günkü koşullarda Hüdai ile Selçuk’un arasındaki bu yol ayrımı doğal bir durumdu. Hüdai eylem adamıydı ve devrimin günceliğine inanıyordu. Kişisel çelişkileri ve sorunları dikkate almayan, devrimci faaliyette ölümüne bir coşku ve karalılıkla örgütsel görevlerini yerine getiren bir militandı. Devrim yolundan şaşmadan ilerlerken herkese ve soruna karşı iyi niyetle yaklaşan Hüdai, hiçbir kişisel hesap-kitap kaygısı taşımadan tereddütsüz bir şekilde Mahirlerden yana tavır almıştı.”

Türkçede ki ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’ deyimini hatırlatan yukarıdaki ifadeler birçok açıdan bakıldığında, Şaban İba’nın psikolojik bir kırılma içinde olduğunu bize söylüyor. Örneğin benimle Hüdai arasında ki yol ayrımı(ki tamamen hayal), İba arkadaşa göre doğal bir durummuş. Bu tespiti Şabancadan çevirirsek; Hüdai eylem adamı ben ise doğal olarak eylem adamı olmayan teslimiyetçi birisiyim. Bu tür havai ve palavra içeren kin nereden geliyor dersiniz? Bahattin arkadaşın bana telefonda da dediği gibi “Şaban, gerçekten Hüdai’yi yazacak çapta birisi değil”. Birçok insan üzülecek ama şunları söylemek zorundayım: bu derece birikmiş bir kin ve öfkeyi, devrimci bayrağı hiçbir mevzide(dışarda-poliste-cezaevinde vb.) yere düşürmemiş benim için dile getirmek, sanırım normal bir insanın edeceği bir laf olmasa gerek. Düşünün ben teslimiyetçiyim yani arkadaşa göre Yusufçuyum fakat devrimin bayrağını hiçbir yerde ve zamanda yere düşürmüyorum. Şaban ise her düşmanla karşılaştığında kötü bir sınav** vermiş fakat ‘devrimci faaliyette ölümüne bir coşku ve kararlılıktan’, Mahirci olmaktan ve ‘en iyi öncü savaşını biz yaparız’ diyen bir palavracı haline gelmiş ama bunun farkında değil. Bence İba, devrimin dünya çapında yenilgisini hazırlayan acı ve üzücü bir sonucu bize vermiş: yalanlar ve tutarsızlıklarla yok edilen güven.  

Burada kendimle ilgili hiçbir şey yazmayacağım. Üç anı kitabım var ve bunu önümüzdeki günlerde dördüncüsüyle bitirmiş olacağım. Bunları inceleyen her dürüst kişinin gerekli sonuçları çıkartacağını biliyorum. Sevgiler.

*Bu yazı konusu, devrimci mücadelenin bugünkü sorunlarıyla doğrudan bir ilgisi yokmuş gibi gelebilir çoğu okuyucuya. Fakat bu, temel sorunlarımızdan biri olan komünist çalışma ve davranış tarzımızın ve sıkı-sağlam bir örgütlenme için şart olan yoldaşça ilişkiler ağının önemini görmemezlikten gelen bir yaklaşım olurdu. SSCB’nin yıkılmasını sağlayan, Çin-K. Kore ve Kamboçya devrimini mahveden bu anti devrimci davranış biçimini teşhir etmeden geleceği kazanamayız düşüncesiyle bu yazı hazırlanmıştır.

** Poliste direnmek ve çözülmek le ilgili şunları konuşmamız gerekiyor sanırım. İnsani olan hiçbir şey bize yabancı değil elbette ki. Düşmana bilgi-arkadaş-belge vb. vermek devrimci olmayan bir davranıştır. Direnmek ise normal ve gerekli olandır. Birileri çözüldü diyerek onları ötekileştirmek, aşağılamak-küçümsemek vb. türden yaklaşımlar ne kadar anti Marxist ise, birileri de direndi diye onları ilahlaştırmak bir o kadar Marxist olmayan davranıştır. Buradaki devrimci denge; direnenleri örnek göstermek ve bu tavrı teşvik etmek ve de çözülen arkadaşları cepheden alıp, geri hatlara vermek esas olmalıdır. Dağınıklık ve siyasi bir otoritenin olmadığı bugünkü dönemde ise, bu işlemi, bu arkadaşların kendileri gönüllü olarak yapmalıdırlar. Bunu yapmadıkları zaman, neyin doğru, neyin yanlış olduğu diğer konularda olduğu gibi burada da karışacak ve güven harcı dağılıp toz olacaktır. Bu da yenilgi döneminin direniş hattında ciddi gedikler açmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir