BİNGÖL ERDUMLU’NUN ALTINCI SÜİTİ* ÜZERİNE

ALTINCI SÜİT BİNGÖL ERDUMLU KİTABI’ındaki anılar gerçekten önemli, özellikle işçi sınıfı içindeki çalışmaları, İskenderun Belediyesi Elektrik idaresindeki yaptıkları, DİSK’te ki uzmanlığı ve birçok yaşanmışlık, her sosyalistin dikkatle incelemesi gereken ders niteliğinde! Fakat iki önemli hatayı içeriyor yazılanlar! I-) kendisinin de ‘aslında karşıydım’ diyerek vurguladığı THKP-C’ye ilişkin değerlendirmesi ve bu hareketin, devletin kontrolü altında olduğuna ilişkin tespitleri! II-) Burjuva ve Osmanlı aydın tipinin dışına çıkmadığını gösteren davranışları(1973 yılında THKP-C mahkemesi salonunda bana anlattığı ve benim şaşkınlıkla dinlediğim sözlerini, konuyla hiç ilgisi olmayan, tam tersi açıklamalarla değiştirmiş olması, polisteki tavrı ve maddi hatalara imza atmış olması vs.).

Ayrıca belirtmeliyim ki, tüm maddi hata ve yanlış noktalarına rağmen bu anı, önemli bir çalışmadır ve kendisini mahkeme ifadesindeki: “ Türkiye Toplumunu kurtaracak tek gücün Türkiye işçi sınıfı ve onun ideolojisi olan Marksizm-Leninizm olduğudur” tespitinden dolayı kutluyorum. Ne var ki önsözü yazan Taner Akçam’ın niyet okuyan tespitleri, Erdumlu’nun bu görüşüne pek uygun düşmemiş.

Erdumlu’nun yukarıda altını çizdiğim iki yanlışının birbirini tamamlayan iki eğilim olduğunu ve bunların ülkemizde ve dünyadaki devrimci hareketler ve aydınlar içerisinde geçer akçe olarak kullanıldığını belirterek sözlerime başlayabilirim.

  1. “THKP-C DEVLET TARAFINDAN KONTROL EDİLİYOR
    • ”THKP-C ile ilgili Erdumlu’nun yaptığı değerlendirmelerinin birçoğunda doğrular ve gerçekler yer almaktadır. Fakat dönemin sınıfsal bir analizini yapıp yani olayların olumlu ve olumsuz yanlarını ortaya koyarak, çıkartılacak dersleri sıralaması gerekirken, bu konuda ciddi hiçbir tespit göremiyoruz.

THKP-C ve diğer gerilla hareketlerini analiz ettiğimizde görüyoruz ki bu örgütlerin teorik çizgileri, eklektik(teoriyi; THKO ve TİKKO Çin devriminden, THKP-C de Latin Amerika devrimlerinden almış) ve Marxist ilkelerle çelişiyor. Evet, siyasi ve teorik açıdan durum bu! Fakat devrimci değerler açısından bu hareketlerin önemsenmesi ve desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bakış açısı aslında; **Marx’ın Blanqui ’ye, Lenin’in de Narodnik’lere yaklaşımının bir özetidir. Yani bu hareketleri ve kişileri devrimci özellikleri(direnme, mücadele vb.)açısından övmüş, desteklemişler ve kendi proleter temelli mücadeleleri için onları örnek göstermişlerdir. Ama siyasi açıdan-teorik olarak en sert eleştirileri yöneltmişlerdir. Çünkü proletarya hareketi, teori ve pratiğiyle iki değerin diyalektik birliğinden oluşmaktadır. Bu değerler; devrimci özellikler ile siyasi-kültürel gelişmişliktir. Bu ikisini birleştiremeyen-kaynaştıramayan hareket ve kadrolara(Blanquist ve Narodnik vb’lerine) komünist denmez! Yani THKP-C ve diğer gerilla hareketleri, komünist bir hareket değil, fakat zalimlere karşı mücadelede devrimci değerler açısından, proletarya mücadelesinde olması gereken özellikleri taşımaktadır. Zalimlere karşı mücadele-ölümü göze almak-feragat-cesaret-paylaşım vb. devrimci özelliklerdir bunlar. Fakat bugün ayrı bir gerçek de bu hareketleri öne çıkartmaktadır. Bu başkaldırılar; rejimi karşısına almayan fakat egemen sınıfların fraksiyonları arasındaki mücadeleyi devrimcilik olarak bize sunan Osmanlılık geleneğine de bir cevaptır. İşte Erdumlu, dönemin hareketlerini, bilimsel bir analiz yapmayarak mahkûm ediyor.

  • İkinci konumuz ise, THKP-C hareketinin devlet tarafından kontrol edildiğine ilişkin Erdumlu’nun yaptığı tespitlerden oluşuyor: Memduh Ünlütürk’ün Sadi Koçaş’a aktardıkları, Yarbay Talat Turhan’ın duydukları vb. Bu konuda iki önemli gerçeği dile getirmem gerekiyor. Birincisi gelişen her devrimci hareketin içinde devletin görevlileri vardır. Devletler, ajanlarını yani memurlarını eğitmekte ve örgütlerin içine salmaktadır. Eğer Bolşevik Parti tarihini incelerseniz Merkez Komite dâhil her mevkide onlarca ajanın varlığına şahit olursunuz. Sorun, bunlarla baş edecek örgütlenme biçimini yaratabilmektir. Bu gerçeğe kimse itiraz etmeyeceğine göre, geriye ikinci konu başlığı olarak hareketin tümden kontrol edildiğine ilişkin Erdumlu’nun iddiasına gelebiliriz. Eğer bir örgüt tümden kontrol ediliyorsa, bu durumda iki gerçekten biri var demektir: ya örgütü yöneten-belirleyen liderlerden birilerinin devletle ilişkisi vardır, ya da hareket provoke edilerek, istenen yöne gitmelerini sağlayacak bir ağ yaratılmıştır. Birincisi olmadığına göre, söz konusu edilen, hareketin öznel değil nesnel olarak kontrol edildiği yönündedir. Erdumlu’nun bu iddiası, bana göre üç nedenle gerçeklerle çatışmaktadır.

Birinci gerçek: Amerikalı ajanlar: ‘bırakın kaçsınlar hatta yardım edin’ demişler. İyi de bu sözleri hangi kaynaktan duyuyoruz: Devletin elemanlarından. Niye bunlara hemen inanalım ki? Veya bir MİT’çinin “M. Çayanları misafir ediyoruz, yakında hepsini temizleyeceğiz’ türünden açıklamalarını, neden solcularla ilişkisi olan ve Kontr-Gerilla konusunda devleti deşifre eden kitaplar yazan T. Turhan’a açıklıyor ki? Belki de T. Turhan’a bu lafı eden kişi, MİT içinde veya devletin dehlizlerinde konuşulan senaryoları solcu birine açıklayarak onların tedbir almasını istiyordur. Yani bu tür açıklamaları Erdumlu gibi yorumlarsanız bu tek yanlı ve de Mustafa Ulusoy’un kuramına yakın olursunuz. Erdumlu’nun, aynı koşuşta kaldığı ve etkilendiğini de açıkça söylediği*** Ulusoy’un teorisi: Cunta yapanlar emperyalistlerin ajanları, darbe yapılan Demirel’ler de yurtsever. Bu teorinin paranoyaklık da zirve yapan kısmı ise: ‘emperyalizm her şeyimizi kontrol ediyor bu nedenle anadan üryan soyunarak bu pisliklerden arınacağız’ diye harekete geçmeleridir.

Özetle buradan çıkan sonuç şudur: her olguyu çok yönlü analiz ederek değerlendirme altına almalıyız. Yoksa psikolojik kırılmaların etkisi altındayız demektir.

İkinci gerçek şudur: Diyelim ki devlet size çaktırmadan yardım ediyor ve önünüzü açıyor. Peki, bunu niçin yapar? Elbette ki yok etmek için! İyi güzel de kaçış sırasında çıkış tünelinin ağzında (kontrol ettiğine göre) kaçanların hepsini öldürebilirdi. Yok, böyle düşünmeyip, ‘bunları takip ederek diğerlerine ulaşmak istiyorlar’ diyerek, kaçanlara bulaşmadıklarını söylüyorsanız, çok ciddi bir çelişki içindesiniz: hani her şeyi kontrol ediyorlardı? Yani bu tespitiniz ile dışardakilerden bihaber olduklarını söylemiş oluyorsunuz da! Demek ki sizin belirttiğiniz: ‘her şeyi kontrol ediyorlar’ tespitiniz bir balon yani bir komplo teorisinden ibaret demektir. Polis gerçekten birçok devrimciye kaçma imkânı tanımış fakat onu kaybetmeden öldürmek için bunu yapmıştır. Bu açıdan gerçek bu yönde ağırlık kazanırken, bu kurama yakın olanlar, ajanların şu şekilde de düşünmüş olabileceklerini söyler gibi!  ‘canım nasıl olsa bunlar silahlı eylemler yapacaklar bu açıdan bırakalım gitsinler eylem yaptıklarında icaplarına bakarız’. Sanırım bu mantık gerçeklerden kopmak ve devleti abartarak ona olmayan güçleri yüklemek anlamına gelir. Bu, devrimcilik ve komünist çalışma yapmamak için kendi kendimize uyguladığımız bir duvar ve setten başka bir şey değildir! Bu kadar işkenceyi, devlet elemanları sadistliklerinden değil bilgi toplamak için(yani ciddi hiçbir bilgileri olmadığı için) yaptıklarını hatırlatmam yeterlidir sanırım.

Üçüncü gerçek ise; tamamen döneme ilişkin özel bir durumdur. Hani Ankara’dan gelen ajanlar “bırakın kaçsınlar sonra icaplarına bakarız’ demişler ya!İyi de;

  1. Kaçanları tünelden çıkarken öldürmediniz,
  2. Kaçanların nerede olduklarını da bilmiyorsunuz (Mahir ve Hüseyin’in yeri muhtarlığa yapılan bir ihbar sonucu eve kontrol için gelen bekçi ile Mahir’in ilişkisinden dolayı ortaya çıkmıştır),
  3. Ayrıca bu kaçanların Ordu içindeki önemli ilişkilerinden dolayı her an yurt dışına kaçacak bir ilişkiyi yaratabileceklerini de düşünmemişsiniz,
  4. Diğer yanda kaçış için, Ankara’dan merkez Komite Üyesi Y. Küpeli ve bir militan arkadaşının İstanbul’a geldiğinden, evlerde hazırlıklar yapıldığından da haberiniz yok,
  5. Daha da önemlisi, THKP-C içinde ‘eylemlere son verelim yanlış yapıyoruz’ diyen anlayışın merkez düzeyde varlığından da bihabersiniz. Olurda bu görüş her an ağırlık kazanırsa ne yapacağız diye de düşünmemişsiniz belli ki!

Görüldüğü gibi döneme ilişkin o kadar çok soru ve gerçek var ki tüm bunları hesaplayan ve ona göre her şeyi planlayan, tanrısal bir devlet yoktur ve bu açıdan Erdumlu’nun bu yöndeki tüm tespitlerinin**** Ulusoy’un etkisindeki bir mantığın ürünü olduğu çok açık biçimde sırıtıyor. Peki, proletarya devrimcileri devleti küçümser mi? Asla! Fakat devrimci mücadeleye oto sansür ve eylemsizlik aşılayan yukarıdaki kuramları mahkûm ederek ve de polisin taktikleri, provokasyonlarıyla baş edecek örgütlenmeyi yaratarak yoluna devam eder.

II- YARI AYDIN OLMA HALİ

Erdumlu’nun ikinci hatası, aslında ülkemiz aydınlarının özelliklerini birebir içeriyor. Onun sınıf içindeki ve kitleler arasındaki çalışmasındaki etkileyici performansını, örgütsel ilişkilerde ve siyasi polis ile mücadelede sergileyemediğini, istemeden de olsa katıldığı gerilla hareketiyle ilgili abartmalar yaptığını görüyoruz. Bunları da sırayla ele alalım!

MADDİ HATALAR

  1. Kitabı hazırlayan Can Şafak soruyor: “ O toplantı ‘70’in Aralık ayında yapılmış. On kişilik Genel Komite ve üç kişilik Merkez Komitesi seçiliyor… Nerede oldu o toplantı?”  (Sf.137)

Belli ki Bingöl, THKP-C’ de bu türden bir toplantının yapıldığını Şafak’a söylemiş ki oda bunu soruyor. Erdumlu’nun verdiği bilgiye göre, bu toplantıya Yusuf Küpeli gelmemiş. Ve toplantı da Erdumlu’nun hatırladığına göre sadece şu işimler var: Mahir, Münir, Ulaş, Bingöl, Sina, Ziya. (Sf.138).Nerede askeri komite? Nerede Merkez Komite? Vs.

Yukarıda ki bilgilerden de anlaşıldığı gibi bu, kitle çalışması yapan kişilerle yapılan bir toplantı. Çünkü THKP-C’nin kuruluş toplantısı, 1970 Ekim sonu veya Kasım ayı içinde Basın-Yayın Yüksekokulu’nda yapılmıştır. Bu toplantıda (ki bu toplantıyla ilgili geniş bilgiyi MAHŞERİN BEYAZ ATLISI adlı anı kitabından alabilirsiniz) örgütlenmenin gerekli olduğu ve Tupamaros tipi bir gerilla mücadelesini yürüteceğimiz ve merkez komitesi, askeri komite ve kitle çalışmasını yapacak olan komitelerin kimlerden oluşacağı vb. konular konuşulmuş ve karara bağlanmıştır. Toplantıda Sina, Bingöl ve Ziya’nın ismi de kitle çalışma sorumluları olarak geçmiştir.

Sonuçta Erdumlu’nun bahsettiği toplantı, genel kuruluş toplantısı olmayıp, örgütlenmeyi açıklama ve onlara görevlerini bildirme toplantısıdır.

  • İkinci önemli maddi hata, Maltepe’deki Mahir ile Hüseyin’e yapılan operasyon ile ilgilidir. Erdumlu şöyle anlatıyor: “ Cevahir’in elinde … Sten varmış. Sten’le polisler içeri girerken kapıyı tutmaya çalışmış, Cevahir. Onlar da taramışlar, delik deşik olmuş” (Sf. 168-169)Vs. Ama bir insan gerçeklerden bu kadar uzak olabilir mi? Peki, olay nasıl gerçekleşmiş bir de ona bakalım:

Cevahir ile ilgili tüm haberler ve belgesellerde olan gerçek aşağıdaki gibidir:

29 Mayıs 1971'de İstanbul-Maltepe'de Mahir Çayan ile birlikte saklandıkları ve Sibel Erkan isimli bir genç kızı rehin aldıkları evde kuşatıldılar. Üç gün süren kuşatma 1 Haziran sabahı keskin nişancı, deniz Binbaşı Cihangir Erdeniz'in perde arkasında nöbet tutan Hüseyin Cevahir'i vurması ile son buldu.”

Bunu doğrulatmak için bir çaba içine girmeme gerek yok sanırım! Yani o evde herhangi bir çatışma sonu değil Cevahir uzaktan atılan kurşunla öldürülmüştür.

  • Üçüncü ciddi sayılabilecek maddi hatası da yakalandıktan sonra İzmir de polise verdiği ifadesini değerlendirirken ya da bunu bize tarif ederken yapıyor. Erdumlu bununla ilgili şunları söylemiş:

“ Ben tuttum, İstanbul’da değil de Ankara’da fakat bu olaylarla bağlantısı olmayan ve olmadığını iyi kötü kanıtlayabilecek birini söyledim. Dedim, “Ankara’da onunla ilişkim vardı, başka da birini bilmiyorum” (Sf.176) Devamında da bu ifadesini şöyle değerlendirmiş:

“-Haa, saçma sapan bir adres verdim onlara. Ama gelip bana bir daha girişmedi herifler” Vs.

Fakat gerçek yukarıda anlatılan gibi değil! Çünkü ev adresini verdiği kişi, evinde uzun müddet kaldığı Bahattin Günel idi. Bahattin, bu ifade sonrası işkenceli sorguya alınıyor. Ona sorgusunda İzmir’de kaçırmayı planladıkları önemli kişi veya kişilerin isimleri soruluyor. Bahattin şöyle düşünüyor:

“ Yahu bu bilgileri(Prenses Anne’i kaçırma vb.) bir Bingül, ben ve birkaç kişi biliyorduk. Bu adamlar bu bilgileri nereden almış?” Tabi Bahattin işkencede her şeyi reddediyor. Fakat biz bu gerçeklerden şunları anlıyoruz: Birincisi Ankara’da verilen ev, ‘saçma sapan bir adres’ değil. Eğer Bahattin çözülseydi, sanırım ben dâhil birçok THKP-C kadrosu içeri alınırdı. İkincisi, Erdumlu’nun 6. Senfonisindeki disonanslardan (kulağa hoş gelmeyen kaba sesler) biri de polisteki tavrına ilişkin olandır.

              ASKERİ İDAREYLE GÖRÜŞME

Erdumlu, Sf. 222’de şöyle bir başlıkla konuya girmiş:

“ Bana kalsa Türün’le de görüşürdüm, CIA başkanıyla da …” Sanırım kendi yanlışında el yükselterek karşısındakilere rest çekiyor. Bingöl’ün yaşıyor olmasını çok isterdim. En azından blöfünü görüp ‘sınıf mücadelesindeki bu kadar kıymetli birikimlerini, buralarda hovardaca harcamaması gerektiğini’ söylerdim kendisine. Bu konuda bana anlattıklarını olduğu gibi (sadece hafızamın yanılttığı önemsiz ayrıntılar söz konusu olabilir) MAHŞERİN BEYAZ ATLISI anı kitabımda aktardım! Tekrarlıyorum:

Öncelikle bu konuya ilişkin kitabımdaki bölümü aynen aktararak konuya girmem gerekiyor:

Bingöl de Yusufların tavrına benzer hatta daha da ileri giden bir tavır içine girmişti. Onunla 1969–70 yılları içinde 2 buçuk aylık bir hapishane arkadaşlığımız vardı. Birbirimize karşı sevgi ve saygı taşıyorduk. Bu açıdan kimseyle konuşmak istemeyen Bingöl’le iyi bir diyalog kurmuştuk. Ayrıca mahkeme süresince subay arkadaşların onlara karşı tavrına göğüs germemiz de onun üzerinde olumlu etki uyandırmıştı. İşte bu sohbetlerimizden birinde bana bir şeyler açıklamak istediğini söyledi. Bunların çok önemli şeyler olduğunu söylediğinde onu can kulağıyla dinlediğimi hatırlıyorum. Bingöl aynen şunları söylemişti:

‘Tutuklandığımızda çözülmüştük. Yusuf, Münir ve diğer tüm arkadaşlar Selimiye’nin alt bölümüne havasız ve karanlık yere atılmıştık. Orada ben, Yusuf, Münir, Orhan, Nahit, Ertuğrul ve birçok arkadaş birlikte kalıyorduk. Kendi aramızda konuşuyorduk. Öldürülme, asılma korkusu hepimizi sarmıştı. Mahirler öldürülmüş ve Denizler asılmıştı. Biliyorduk ki Faik türün sağ cuntanın en önemli adamıydı. Mutlaka bizi yok edecek diye düşünüyorduk. Zaten Nahit dayısıyla (Nahit’in dayısı Memduh Ünlütürk özel harp dairesinde görevli bir Tümgeneral idi.) görüşmek istemiş o da idare ile konuşun diye haber salmıştı.

Bunun üzerine ben buradakilerin adına gidip görüşebileceğimi ve olumlu mesajlar verebileceğimizi belirttim. Arkadaşların onayı ile görüşmek isteğimi idareye ilettim. Bir haber gelmedi. Bunun üzerine isteğimi tekrarladım. Bir müddet sonra görüş isteğim kabul edildi. Ben Faik Türün ile görüşmek istediğimi söylemiştim fakat onunla görüşemedim.  Görüştüğüm kişi onun Kurmay Başkanı bir Korgeneral idi. Ona bizim cuntanın yenildiğini ve onların cuntasının kazandığını, bizim üretici gücü temsil edenleri desteklemek istediğimizi söyledim. Sonuçta bizim hakkımızda ne düşündüğünü sordum. O ise sadece “Buraya hangi öneriyi konuşmaya geldiniz? Öğrenmek istediğimiz sadece bu.” diyerek kestirip attı. Bunun üzerine ben affedilmemizin mümkün olup olmadığını ve bunun için ne düşündüklerini sordum. O da “Bunun mümkün olabileceğini ama önce kendinizi bize ispat etmeniz ve samimi olduğunuzu göstermeniz gerekir. Mesela devam eden davalarda çıkıp arkadaşlarınız bu düşüncelerini açıklasınlar.” Diyerek cevaplandırdı. Ben geri döndüğümde bu konuşmayı arkadaşlara aynen aktardım. Nahit ve Yusuf’un mahkemelerdeki konuşmaları bu tespitlerimizin bir sonucudur.’

Dediğinde ben elbette ki çok şaşırmıştım. Bu şaşkınlığım arkadaşların bu düşüncelerine ve aynı zamanda Bingöl’ün Korgeneral ile olan konuşmasına idi. Bunları tabi ki kimseye söylemedim. Sadece birlikte kaldığımız Ertuğrul’a bunları sordum. Y. Küpeli, M. Aktolgalı, Hüseyin Yavuz ve adını şimdi hatırlamadığım birçok arkadaş o dönemde anti-Marksist bir çizgide idiler. Ve onlara böyle bir şeyi sormam abes olurdu. Fakat Ertuğrul hala Marksizm’i savunan bir arkadaşımızdı ve Kızıldere’de yaşadığı talihsizlikten dolayı üzüntü içindeydi. Bu konuyu onunla konuşabileceğimi düşünerek Bingöl’ün söylediklerini sordum. O ise o günkü durumu şöyle ifade etti:

Evet, ben aşağıda onlarla birlikteydim. İlk başlarda koğuş yaşantısı anlamında birlikte kalıyorduk. Fakat “yanlış şeyler savunmuşuz, aslında Demirel ve ekibi üretici güçleri temsil ediyor. Dolayısıyla ilerici olan bunlar ve biz bunları desteklemeliydik.” Türünden zırvaladıklarını görünce onlardan uzaklaştım. Hele bir de Bingöl’ün Faik Türün ile görüşmeye gideceğini duyunca onlarla ilişkimi tümden kestim.”

Evet, kitabımın YURTSEVER DEMİREL VE DEVRİMCİ ABDÜLHAMİT başlık bölümde yer verdiğim Bingöl’ün konuşması ile bu konuda Ertuğrul Kürkçü’nün verdiği bilgiler bunlar. Ayrıca doğrudan ve dolaylı birçok kanıtım mevcut! İsterseniz bunlara da bakalım:

  1. Birincisi ve en önemlisi, bu yazımı okuyan Bingöl(ki okuduğunu bana Oral Çalışlar “ Bingöl sana kızgın” diyerek açıklamıştı), yazıyı tekzip edebilirdi. Hatta ben, “tekzip edebilir” diye Oral’la haber gönderdiğim halde ondan herhangi bir tekzip veya cevap gelmedi.
  2. Adı geçen kitabımda Ertuğrul Kürkçü’ye, bu konuya ilişkin soru yönelttiğimde bana verdiği cevabı, EKLER bölümünde onun ağzından dinleyelim:

Bence burada da biraz iç içe geçmeler var senin hafızanda. Birincisi Bingöl bu konuda sınır tanımıyor ve kimsenin kararını beklemiyordu. O, o dönem Ankara'da olduğunu sandığım İrfan Uçar'la kankaydı. Daha sonra onlara Münir de katıldı. Ama Bingöl kendi başına hareket ediyordu büyük ölçüde. Hatta kendisine kısmen yakın düşünenleri de yeterince radikal ve samimi bulmuyordu.
İkincisi Yusuf ve Nahit bu ekibe zaman zaman ilgi gösteriyor, zaman zaman uzaklaşıyordu.
Üçüncüsü, onlar "bizim cunta yenildi" diye düşünmüyorlardı. Çünkü Nahit hariç bir "cunta" ilişkisi içinde olan kimse yoktu aralarında. Düşünce çizgisi şöyleydi: 'Üretici güçleri geliştirmekte olan AP hükümetine ve Demirel'e karşı mücadele ederek esasında "Gürler-Batur cuntasına hizmet" etmiş oluyorduk. Oysa asıl yapılması gereken ilerici güçlerle ittifak etmekti'. Bu denklemde "ilerici güçler" Demirel-AP ve onların silahlı kuvvetler içindeki uzantısı olduğu varsayılan Türün oluyordu.”
 Yorum yok’

  • Askeri cezaevlerinde kalmayanlar elbette ki bilemez! Eğer devrimci koğuşlarında kalan birisi ‘idareyle konuşmak istiyorum’ diye idareye haber salarsa, bunun cezaevi yönetimce ve devrimciler tarafından anlamı şu şekilde değerlendirilir: bu kişi itirafta bulunacak! Bu replik cezaevinde, emniyette veya tüm içkence hanelerde bu şekilde yorumlanmış ve de bu şekilde sonuçlanmıştır. Erdumlu kitabının 222. Sayfasında, bizim tecrübemiz, aklımız ve devrimci geleneklerimizle dalga geçerek, tipik Osmanlı ve burjuva yarı aydın kimliğinden kurtulamamış ve onu sevenleri üzmüştür. Eğer Bingöl’ün dediği gibi “ ben arkadaşlarımı merak ediyorum bana bilgi verin” türünden bir talepte bulunmuş ise, bunu ne kapıdaki asker ciddiye alır ne de komutan ciddiye alır! Hatta onu ‘s.tir lan’ deyip aşağılarlar. Bingöl öyle güzel anlatmış ki ‘ben arkadaşlarımı (soyundukları için koğuştan alınan M. Ulusoy ve İ. Uçar’dan bahsediyor) merak ediyorum’ diye komutan ile hatta F. Türün ile konuşmak istiyor. Ve ilginçtir karşımızda arkadaşlarımızı katleden faşist katil sürüsü değil de Hilton Oteli yöneticileri varmış gibi bu devrimci olduğunu söyleyen kişiyi yani Bingöl’ü demokratik bir tavırla kabul ediyorlar ve onu bilgilendiriyorlar. Eğer cezaevinde bir kişi devrimci olarak kalmış ve bu niteliğiyle biliniyorsa onu kabul eden idarenin faşistliğinden şüphe ederim. Eğer bu konuda bir şüphemiz yok, onu kabul etmiş ve zamanını Erdumlu için harcamış bir general varsa hiç şüpheniz olmasın ki bunun karşılığını fazlasıyla ondan almıştır. Bingöl’ün faşist idareye verdiklerini ise, bana anlattıklarından okuyabilirsiniz.
  • Ayrıca Erdumlu, anlatımları sırasında M. Ulusoy ve İ. Uçar’dan nasıl övgüyle söz ettiğini ve onlar çırılçıplak soyunduklarında nasıl hüngür hüngür ağladığını not etmiş. Şimdi bir an için düşünelim: siz bu insanlarla aynı koğuştanız ve böyle bir olay yaşandı! Peki, tavrınız ne olurdu? Eğer vicdanlı ve insani değerleriniz yitirmemiş biriyseniz elbette ki çok üzülür ve olayı analiz ederek dersler çıkartmaya çalışırsınız. Yok, o kişilerle duygusal bir bağ kurmuş ve onların söylemlerinden etkilenen biriyseniz tıpkı Bingöl gibi “hüngür hüngür” ağlarsınız!(Sf. 221) Bu olaya sevinenlerden bahsetmiyorum, onlar zaten bizden birileri değildir.
    • III- POLİSTE VE CEZAEVİNDE DEVRİMCİ TAVIR ÜZERİNE

Bu konu, kendine devrimci diyenler arasında genel olarak karıştırılıyor ve gereksiz çatışmalara neden oluyor. Bu açıdan ülkemizde, poliste iyi tavır sergilememiş kişilere yönelik sert tavır alma ve çözülen kişilerin de polisteki kendi hatalarını açıksa söyleyip öz eleştiri yapmama geleneği hâkim durumda. Bu konuyu ele alırsak:

Poliste ve cezaevinde çözülmenin üç önemli biçimi söz konusu;

  • Yönetime sadece bilgi verenler,
  • Sadece bilgiyle yetinmeyip, adres, randevu, kişi ismi verenler,
  • Savunduğu görüşten vazgeçip, karşı tarafın ideolojisini savunan ve onlara fiili yardımda bulunanlar. 

Erdumlu’yu, yukarıdaki tanıma göre değerlendirdiğimizde onun, geçici bir süre içinde de olsa son biçime uygun yani itirafçı olarak davrandığını görüyoruz. Açıktır ki onun bu geçici ideolojik bunalım halinden kısa zamanda kurtularak mahkemeye yukarıda alıntıladığım ifadeyi vermiş olduğunu da okuyoruz. Bu açıdan M. Lütfi Kıyıcı’nın, Erdumlu’nun geçici bir dönem için gösterdiği tavra uygun olarak ileri sürdüğü ‘itirafçılar’ benzetmesini, sadece bu dönem için uygun ve yerinde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor

IV- DEVRİMCİ AYDIN TAVRI ÜZERİNE       

Bu konu önemli olmasına rağmen, var olan karmaşayı ortadan kaldırmaya yardımcı olacağını düşündüğüm notlarımı kısaca paylaşmak istiyorum.

  • ‘insani olan hiçbir şeye yabancı olmayan’ sosyalistler, poliste çözülmeler olabileceğini ve bu çözülmelerden kalkarak bu insanları ötekileştirecek hiçbir tavır içine girmemeli diye düşünüyorum. Sadece itirafçılık çizgisinde hala varlıklarını devam ettirenlere karşı mücadelemiz de Marxist ilkeler ölçüsünde devam etmelidir,
  • Fakat sosyalist mücadelede devrimci sınavı başarıyla verenler; poliste ve ya cezaevinde vb. kötü deney verenlerden(itirafçı çizgide kalanlar hariç), bu olumsuz tavırlarına ilişkin sadece özeleştiri bekleme hakkına sahip olmalılar ve bu özeleştiriyi vermeleri onlardan istenmelidir,
  • Poliste ve cezaevinde olumsuz tavır verenlerin ezici çoğunluğu, bu özeleştiri mekanizmasına soğuk bakmakta ve yanaşmamaktadır. Bunun da iki nedeni var; birincisi linç edileceklerini düşünmeleri, ikincisi de özeleştiri yapacak bir kültürü taşımıyor olmalarıdır. Bu açıdan eksik olan bu kültür ortamının oluşması için çaba harcamalıyız. Polis ve cezaevi deneyleri sağlam olanların yaptıkları bazı yanlışlar olabilir ve onlar bu konuda özeleştiri yaparak bu yolu açabilirler,  
  • Poliste ve Cezaevinde, yukarıda sıraladığım itirafçılık içinde olan ve bu çizgilerini sürdürenler, açıktır ki sosyalist değerleri hiçe sayanlardır. Bunlar açıkça teşhir edilmeli ve onlarla ilişki düşünülmemelidir. Bu açıdan Bingöl Erdumlu, bu olumsuzluklardan kısa zaman içinde çıkarak devrimci saflara katılmış bir kişi olarak algılanmalıdır bence,
  • Fakat yarı aydın tavır; proletaryanın mücadelesini geliştirecek biçimde, haberleşme-okuma-inceleme-tartışmalar yapma ve bir araya gelecek adımları atarak sorunları birlikte çözme geleneğinin olmamasının bir nedeni ve sonucudur. Bu açıdan ülkemizde, proleter devrimci aydınlar yerine, Osmanlıcılıktan, egemenler arası fraksiyonlardan ve Stalinci gelenekten etkilenen yarı aydın profili etkin durumdadır. Erdumlu bu geleneklerin etkisinde olduğunu anılarında ki birçok yaşanmışlıklarında gözlemliyorum. Fakat bunlara konumuz uzadığı için burada yer veremiyorum. 

Bingöl, müzikte olduğu gibi siyasi planda da başlangıçta, 6. Süiti, çalamadığını fakat daha sonra mahkemedeki ifadesi ve devrimci çalışmalarıyla, 6. Süitini, yarı aydın tavrından yani açık olmamak ve gerçekleri örtbas etmeyi seçmiş olmaktan dolayı kaba seseler çıkartarak da olsa tamamlamaya çalıştığını görüyoruz. Ne var ki kararı tarih verecektir.       

*Bach, Cello Suite No. 6 (Sf.343)

**Marx, Blanqui cezaevindeyken ona yardım toplayan, onu devrimci özellikleri açısından göklere çıkaran fakat tezlerinin anarşizm ve komploculuk içerdiğini tespitini de yapan bir yaklaşımı vardır. Aynı yaklaşımı, Lenin de Narodnik’lere karşı göstermiştir.

*** Erdumlu, kafayı yemiş Ulusoy’u birçok satırda “ Çok. Çok akıllı. Felaket akıllı” diyerek övüyor.(Sf.218) Yine: “ Haa, bundan ben hiç mi etkilenmedim? Mutlaka etkilendim.”(Sf.219), “Biz anlayamayız onların hissiyatını. Ama etkiliyor ortamı işte. Vatan cephesi deyince, lan acaba doğrumu söylüyor diyorsun”(Sf.220), “Ee, tabii, benim kafamda da bir çarpılma var. Yok mu? Ulusoy’la günlerce konuşunca”(Sf.222)  

**** “Ama çok provokatif şekilde THKP-C bambaşka bir yere çekildi ve imha edildi”(Sf.122); “ Göz yumulmuş bir hareket var ortada” (Sf.153); Ayrıca sf.161de ki dipnota ve 163. Sayfadaki İtalyan başbakanı Aldo Moro’nun öldürülüş öyküsüne bakabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir