Laiklik kavramını ve ilkelerini doğru temellerde ele alamazsak, sanırım demokrasi adına yapılanlar tam bir aldatmaca ve hoş bir seda olarak kalacaktır. Mühendislikte referans noktasından bir milimlik sapmanın, giderek çıkış noktasından kilometreler bulan bir ayrışmaya neden olduğunu biliyoruz. Bunun için siyasette en güzel örnek, ülkemizdeki laikliğin temeli atılırken yapılan ‘küçük’ bir hesap hatasıdır. Laiklik ilan edilmiş fakat ‘referans noktasından’ bir sapma ile. İşte bu küçük sapma bugün ülkemizdeki İslami-siyasi felaketi yaratmıştır diyebilirim. Peki, sapma hangi noktada yapılmıştır?
1923 Kurtuluş Savaşı, Türkiye halklarının ortak bir davası* olarak gündeme gelmiş fakat mücadele, çıkış noktasından sonraki her aşamada sapmalara uğramıştır. Bu sorun elbette ki ayrı bir başlık altında ele alınmalı fakat burada sadece, laiklikteki sapmadan bahsedeceğim.
Bir ülkede laikliğin varlığından bahsedebilmek için, din ile devlet işlerinin bırakalım iç içeliği ve yan yana olmasını, tamamen birbirinden ayrı biçimde olması gerekmektedir. Seküler dediğimiz dünyevi yaşam ile uhrevi dediğimiz dini yaşam biçimini güvenceye alan yasaların adıdır laiklik. Bu nedenle dini yasaklayan bir sistem olarak gericilerin karşı çıkış noktası; birincisi devlet desteğinin olmadığı bir ortamda dini ticaretin imkânsızlığı, ikincisi de kasıtlı olarak şeriat yasalarını ikame etmek istemelerinden kaynaklıdır. Dini, ticaret aracı olarak kullanan şark kurnazı kafalar için laiklik gerçekten bir kâbustur. Devlet maaşının olmadığı laiklik ortamında, ortada insanlığa eziyet eden sivil ve resmi dini gericilik kalmayacaktır. Elbetteki laiklik var diye emekçilere yönelik sömürü-baskı-devlet terörü kalkmayacak. Sadece demokrasi mücadelesinde, İslami gericiliğin orantısız gücü ortadan kalkmış olacaktır.
Mustafa Kemal’in ülkemize getirdiği laikliğin, Avrupa’da binlerce yıllık burjuvazinin anti feodal mücadelesinin ürünü olarak ortaya çıkan laiklikle bir benzerliği bulunmamaktadır. Onun içindir ki gericiliğin bu derece gelişip iktidar olmasının tek sebebi devletin desteğidir. Bugün Avrupa’da egemenler isteseler de laik sistemi değiştiremezler! Çünkü halk dünyevi yaşamı içselleştirmiş ve göz bebeği gibi onu korumaktadır. Bu açıdan M. Kemal ve arkadaşlarının getirdiği sisteminin laiklikle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Mevcut laiklik sistemi, feodalizmi yani Padişahlığı yıkıp üst yapı kurumu olarak onu geri getirmenin adıdır. Çünkü laiklik tek kelimeyle din işleriyle devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır. Peki, ayrı tutulmazsa ne olur?
Laiklik yani seküler denen modern yaşam biçimi, burjuva kültürü denen akılcılık ve deneycilik üzerinde yükselir. Din ise, feodalizmin düşünce ve kurallarını yani tartışmasız lığı, mutlak doğru olanı ve biat kültürü vaaz eder. Evet, burjuva cumhuriyetçiliğini ve yukarıda özetlediğim feodal kültürü, devlet içinde bir araya getirip buna da ‘Laiklik’ derseniz, buradan ortaya bugünkü Türkiye çıkmış olur. Çünkü tartışmasız ve mutlak doğru olduğuna inandığı bir düşüncenin sahibi, hoşgörü-sevgi- saygı vb. duygular içinde olan bir kişi karşısında her zaman üstün duruma gelecektir. Nedeni açıktır! Karşısındaki kişi modern yani seküler yaşamdan yana olmasına rağmen gerçek bir eğitimden geçmedikleri için manevi olarak kırılgan durumdadır. Fanatik kişi bu manevi boşluktan yararlanarak, ‘peygamber-Allah-cehennem’ vb. dini değerlerle daha da önemli olanı arkasına devletin desteğini aldığı için, karşısındakini geriletir hatta korkutarak pasifize eder. Bugün ülkemizde olanda budur!
1923 devrimi sonrası ülkemizde ilan edilen laiklik yasaları, şu veya bu nedenlerle seküler yaşamı hiçbir zaman güvence altına alamamıştır. Bu belayı 2002 yılından itibaren daha net bir biçimde iliklerimize ve ruhumuzun derinliklerine kadar yaşıyoruz. Mevcut laik sistemi savunan ‘solcu’lar, kadınlara haklarını veren ülke olmakla övünürler. Fakat her gün kadınların öldürüldüğü bir ülkede yaşadıklarını unuturlar. Yine bu ‘sol’culara göre: Atatürk, Avrupa benzeri bir laikliği getiremezdi çünkü gericiler çok güçlüydü ve onu devirirlerdi. Fakat gericilerin taptığı Padişahlığı ortadan kaldıranın da Atatürk olduğunu unuturlar. Aynı ‘sol’cular, gericileri biat kültürü içinde olmakla suçlarlar! Fakat kendileri bu ara Atatürk’e biat ettiklerini unuturlar. Vs.
Bugün sadece CHP ve türevi olan(ulusalcılar-Atatürkçüler vs.) sol kesimler değil, Alevi kesimlerden bazıları-kendine devrimci ve komünist diyen grupların belli bir çoğunluğu ve de Kürt Özgürlük Hareketi(HEDEP), laiklik ilkesini önemsemeyen ve mevcut sistemi savunan bir politika izlemektedir. Bu da onları biat kültürüne ve topluma gerçek anlamda öncülük yapamayacakları bir noktaya sürüklemektedir.
Milyonların beynini yıkayan ülkemizdeki bu laiklik denen ucubeye karşı çıkılmadıkça ve emekçi kitlelere bu tehlike, sabırla ve sistemli bir şekilde anlatılmadıkça, önümüzdeki anti demokratik barikatların en güçlüsü olan bu sorunun çözümü yönünde bir çalışma programı ortaya konmadıkça, demokrasi mücadelesinden kimler bahsediyorsa, bilinsin ki hem kendilerini hem de kitleleri aldatmaktadırlar. Sermayenin ve emperyalist projelerin ekmeğine yağ sürmektedirler.
Bugün demokrasi mücadelesi, devlet işleri ile din işlerinin ayrılığını yani seküler yaşamın güvence altına alınacağı bir mücadele programını içermediği müddetçe başarısız kalacaktır. Çünkü kararlı ve gözü dünmüş bağnaz ve cahil yobazlar, iki derede bir arada yani iki cami arasında beynamaz kalmış laikçileri, devletten aldıkları güçle her zaman ezip geçecektir.
Bu nedenle gerçek anlamda seküler yaşamdan yana olan ezilen ve sömürülenler, insanlığın kurtuluşunu sağlayacak olan tek güçtür.
*Mustafa Kemal’in neden Karadeniz veya İç Anadolu illerinde değil de Alevilerin ve Kürtlerin etkin olduğu Amasya-Erzurum ve Sivas bölgelerinde toplantılar yaptığını, Kürt aşiretlerinden yardım istediğini, onlarla görüşmeler yaptığını ve onlara mektuplar yazıp sözler verdiğini artık bilince çıkartmamız gerekiyor.