Ülkemiz burjuva demokratik süreci tam anlamıyla yaşanmadığı yani İttihat Terakki’nin kıyıcı, yapay, korkutucu ve ırkçı anlayışı 1923 devrimine aktarıldığı için, toplumumuz kişiliğini bulamamış ve gelişememişti. Bu gerçeğe ilaveten, uluslaşma sürecini yönetenlerin devletin beynine dini anlayışı özenle yerleştirmeleri de eklenince, ortaya kozmopolit(seküler ve İslamcı, gerçekçi ve hayalci, hoşgörülü ve intikamcı insanların yan yana olduğu) bir toplum çıkmıştı. Bu toplumun olumsuz olarak gelişmesinde, kapitalist sistemin yarattığı objektif etkinin de esas olarak 1950’lerden sonra devreye girdiğini de belirtmeliyim. Hâlbuki ülkemiz, Osmanlı devletinin tüm tahribatına rağmen tarihsel olarak kültürlerin geliştiği, toplumcu ve reformcu anlayışların kök saldığı bir coğrafya üzerinde bulunmaktaydı.
Anadolu kültürü önemli oranda budandı: namazını kılan orucunu tutan fakat rakısını da içen vb. reformcu davranışları içselleştirmiş insanların kökünün kurutulması için dinin devletin beynine yerleştirilmesi yetmişti. Bu, İslamiyet’te yapılan Rönesans’ın bitirilmesiydi.
Şeyh Bedrettin ve ekibinden bu yana ülkemizde siyasi isyan sadece 68 Gençliği tarafından hayata geçirildi. Fakat 68 kuşağı, devlet ve ona sadık cahiller tarafından biçilerek yok edildi. Bu, toplumda zaten az olan direniş ruhunun özden ziyade sözde olmasının da yolunu açtı.
Ayrıca kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkan işçi sınıfının varlığı ve devrimci eğilimi, 1977-79 yıllarına kadar devam etmişte olsa, Sovyetlerin yıkımı ve 12 Eylül darbesi bu potansiyeli eritmiş ve sindirmişti. Teknolojinin gelişiminin bir ürünü olarak ortaya çıkan Sosyal Medya; sahte, yapay, aldatıcı ve istikrarsız davranışları özendirerek, muktedirlerin, zorla, şiddetle, dinle, ırkçılık ile ve yalanlarla zaten toplumda yarattıkları güven vermeyen tutarsız kişiliklerin, her alanda olduğu gibi devrimci saflarda da etkili olmasını sağlamışlardı.
İşte geldiğimiz aşmada ülkemizde ki bu karmaşanın, soysuzluğun, bayağılaşmanın, yozlaşmanın tarihsel arka planında özetle bunlar bulunmaktadır.
Evet, bu vb. birçok olumsuzluk, devrimcileri görünüşte mükemmel fakat özünde karşı devrimci güçlerden pek farklı olmayan bir yaşam formuna sokmuştu: örneğin biat kültürü gibi! CHP’liler ve bazı sağ kesim Atatürk’e, İslamcılar Muhammed’e, Irkçılar Enver Paşa’ya, Kürdler Apo’ya, devrimciler de Stalin, Troçki veya kendi içlerinden çıkan liderlere biat edip onları kutsuyorlardı. Daha da acı verici olanı ise; kendilerine devrimci-sosyalist diyen kişi ve gruplar, Marx’a, Lenin’e, Mao’ya veya komünist ülkelere feodal beyler gibi bakıyor ve onlara kutsal ikonlar gibi davranıyorlardı. Tartışmıyorlar ve bu liderlerin görüşleri ve uygulamalarında ki hatalarını da kabul etmiyorlardı. Hatta bu liderlerin görüşlerini eleştirirseniz kavga etmek için bekliyorlardı.
Hâlbuki devrimcilik ve komünizm tek kelimeyle; yanlışı görebilen bir siyasi koku duyusuna ve birikimine sahip olmaktı. Yetmez, bu yanlışı kendisi dahi yapsa bunu görebilmek, kabul edip ondan kurtulmak ve doğruyu bulmak için çabalamaktı. Ve en önemlisi de örgüt içinde ortak aklı bulmak, bu aklın kararlarına uymak ve bu yönde laf üreten değil, öncülük yapan kim ise, onun liderliğini benimsemek ve desteklemek esas olandı. Bu öncülüğü yapamadığı anda da onu alaşağı etmek esas olandı.
Sonuçta; buradan çıkan ders özetle şunlardır diyebilirim:
Hem devletin, devrimci ve demokrat kesimleri acımasız ve sistemli yok etme politikası, hem de yukarıda izah ettiğim devrimcilerin anti demokratik ve feodal özellikleri birleşince ülkemizde ki devrimci kişiliğin ve mücadelenin hâkim olan biçimi de ortaya çıkmış oluyordu. Dostlar alışverişte görsün, sınıfın değil grubun çıkarını gözet, sorunların çözümü için harekete geçme ve ya geçenler varsa onları görmezden gel, karşılıklı diyalogdan, tartışma ve polemikten kaç, sadece legal olarak örgütlen, güncel ve demokratik olanla yetin, sosyalist ve gizli olandan uzaklaş.
Emperyalist şirketler oligarşisinin dünyanın her karış toprağıyla ilgilendiği ve görüşlerini zorla ve komplolarla hayata geçirdiği bir çağda, komünist hareketin sadece kendi sorunlarıyla uğraşan ve bunları dahi çözemeyen bir durumda olması ne acı. Daha da kötüsü; kendine devrimci diyenlerin yaşamsal sorunlara ilgi duyması ama siyaseti bunun dışında tutması, ilginç olanda, kendi sağlığını yaşamsal sorun olarak görmeyip bozuk para gibi harcaması ne büyük felaket!
Ama şu kadarını söyleyebilirim ki: Az ama öz güçlere ihtiyacımız var*. Tabi bu bizim güncel olanı ve demokrasi mücadelesini bırakacağımız ve bu yönde faaliyetler yapmayacağımız anlamına gelmez. Bu tarif için bir örnek vermem gerekirse:
Bu ülkeyi geniş bir arazi olarak tasarlarsak, devrimciler, bu araziden sondaj ( yani kitle çalışması) yaparak petrol çıkartmaya(yani halka ulaşmaya) çalışmaktadırlar. Ezici bir çoğunluk derin sondajlar yapmamaktadır. Çünkü arazi sahibi derin çalışma yapmayı yasaklamıştır. İşte bu nokta da devrimciler, kısa mesafe çalışmalar yaparken( yani legal ve demokrasi mücadelesine önem verirken) aynı çalışmada ve aynı ekipmanlar ile de daha derin sondajları örtülü bir şekilde yapabilmeyi becermelidir. Yetmez petrole ulaşıldığında bu fışkıran zenginliğin tekrar toprağa dökülüp heba olmaması için( tıpkı 1980 öncesinde olduğu gibi) önceden çıkan petrolün depoya ve rafinelere ulaşması için gerekli olan boru hattını (yani asgari örgütlenme biçimlerini) önceden döşemeleri gerekmektedir.
İşte bu borular ve arıtma tesisi( yani tüm zamanını devrimci çalışmaya adamış ve de aynı zamanda gelişmiş insanlar) ne yazık ki ülkemizde pek bulunmuyor. Bu nedenle, bu boruların ve tesisin bizim tarafımızdan ayrıca imal edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bunların imalatı için gerekli olan malzemenin ve projenin neler ve nasıl olduğunu netleştirmemiz gerekiyor. Sonuçta bugün için acil görevimizin ne olduğu da ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun için her yönüyle Sosyal İnsan olmamız yeterlidir. Yani aklını ve yüreğini emekçiler ve ezilenler adına birleştirebilen ve bunun için tüm zamanını bu işe veren insanlar olmaya kendimizden başlayarak işe koyulmalıyız. Grupçuluktan uzak, demokrat, diyalogcu, kişilikleri değil görüşleri tartışan, gerektiğinde uzlaşan, gerekiyorsa da ölümü göze alan insanlara, devrimin emperyalistleri alt etmek için ihtiyacı var.
Yukarıda sıraladığım tespitler, komünist liderlerin bize bıraktığı komünist olmanın ilkeleridir. Peki, bugün ülkemizde durum nedir: Buyurun cenaze namazına!
* komünist toplum insanının özelliklerini taşıyanlar veya taşımasa da bu özellikleri içselleştirmek isteyenler ile örgütlenme adımları atabiliriz ancak. Gerisi, toprakta su veya petrol arayanlar büyük kaynaklara ulaşsalar dahi bunlar, işlenecekleri depo ve rafinelere değil, toprağa geri akacak olan muhteşem fakat boş ham ürünlerdir. Tıpkı Sovyet devrimi veya 1980 öncesi ülkemizdeki yüzbinleri bulan dev kitleselliklerin bugün kapitalist toprağa karıştığı gibi!