Milliyetçilik denen çağımızın hastalığını gerektiği gibi deşifre edebilmek için, konuyu tüm yönleriyle incelememiz gerekiyor. Örneğin 20. Yüzyıl başlarında Avrupa’daki dört ülkenin Almanya-İtalya-İspanya ve Portekiz’in milliyetçilikten başlayarak faşizme nasıl terfi ettiğini biliyoruz. Dolayısıyla ulusalcılığın ortaya çıktığı tarihsel koşullara kısaca bakmamız gerekecek. Çünkü milliyetçilik, emperyalistler tarafından içi boşaltılan ulusçuluktan başka bir şey değildir. Burjuva devrimlerin ürünü olan tüm demokratik değerler gibi(seçme-seçilme, cumhuriyet, laiklik, insan hakları vb.) ulusçulukta emperyalistler tarafından demokratik içeriği boşaltılarak gericiliğin silahı haline getirilmiştir. Lenin:
“Biz sosyal-demokratlar, milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyız, …” derken bu gerçekten yola çıkıyordu. Tabi bu önemli gerçeğin farkında olmayan aydınlarımızda bulunuyor.*
İsterseniz konunun önce kelime anlamını inceleyerek ilerleyelim.
Milliyetçilik, ulusçuluğun diğer adı olarak kullanılmaktadır çoğu zaman! Örneğin ulusal, eşittir milli veya ulus eşittir millet gibi! Yine ulusalcı eşittir milliyetçi gibi! Fakat biz onları eşitlesek de bu iki kavrama, sınıf mücadelesi tamamen farklı anlamlar yüklüyor. Örneğin Milliyetçi Hareket Partisine, Ulusalcı Hareket Partisi dediğiniz de bunu, sadece partiyi kuranlar değil, destek veren kesimler de şiddetle karşı çıkacaktır. Yine Erbakan’ın başını çektiği Milli Görüş ile kendilerine ulusalcı diyen Atatürkçü kesimi eşitlememiz mümkün mü? Türk veya Kürd uluslaşma sürecine, Türk ve Kürd millileşme süreci demenin tuhaf kaçacağı gibi!
Sonuçta görüyoruz ki ulus-millet ve ulusal-milli, genel anlamda bir ve aynı anlamda kullanılıyor olsa da aynı kelimeden türetilen ulusçuluk ile milliyetçilik ise pratikte aynı içeriği taşımıyor ve farklı anlamlarda kullanılıyorlar. Çünkü kelime anlamı aynı olsa da ulusçuluğu devrimci yapan ölçü, 7 Ağustos 1920 yılında LENİN tarafından şu şekilde tarif edilmiştir:
“ Komünistler olarak biz, sömürgelerdeki burjuva kurtuluş hareketlerini, bu hareketler ancak gerçekten devrimci olduğu ve bizim, sömürülen yığınlarla köylüleri devrimci bir ruhla örgütleyip eğitme çalışmalarımızı engellemediği ölçüde(abç) desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz.” (Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sf.347, Sol Yayınları, ikinci baskı)
Evet, komünistlere serbest ajit-prop ve örgütlenme hakkının verilmesi, belirleyici olandır ve bu hakkı bugüne kadar kendine milliyetçi diyerek güya veren harekette Mustafa Kemal hareketidir. Fakat ne acıdır ki; bu verilenler, sahte komünist partisi kurmak, M. Suphi ve arkadaşlarını canlı canlı denizde boğmak, komünist partileri kapatmak, komünistleri hapse atmak vb. biçiminde gerçekleşmiştir.
Emperyalizm, tüm burjuva değerlerin ve kavramların içeriğini boşaltarak onları karikatürize etmiştir. Bir burjuva demokratik değer olan ulusçuluk da burjuva sınıfının gericileşmesi sonucu, içi boşaltılıp milliyetçilik olarak piyasaya sürülmüştür. Ve bu sürüm, kitlelerin bugünkü bilinç düzeyine denk düşmekte ve komünizmin yaşadığı bunalımdan da yararlanıp atağa geçmektedir.
MİLLİYETCİLİK VE FAŞİZM MODERN FEODALİZMDİR.
Uluslaşma, burjuva devrimi öncesi yoktu. Kapitalizmin ekonomik kanunları, feodal toplumun sosyal dokusunu(aşiretler, soylular, dini topluluklar, şövalyeler, serfler, loncalar vb.) kökünden değiştirdi ve toplulukları, pazarda buluşan büyük ve kaynaşmış yurttaşlar olarak bir araya getirdi. Ve buna Marxistler uluslaşma demektedirler. Kapitalizm şartlarında yönetici olarak var olan burjuvazi, ulusların sosyal açıdan kaynaşmasını sağlamayarak, demokratik değerleri daha da geliştiren vb. tarihsel görevleri yerine getirmeyerek, uluslaşmayı daha fazla kar etmenin esiri yapmıştır. Yani burjuvazi gericileşerek tüm burjuva demokratik değerlerin(seçme-seçilme, laiklik, insan hakları, yurttaşlık, ulusçuluk vb. gibi) içini boşaltmış ve onlara yeni biçimler vererek, hayata geçirmeye başlamıştı. Dolayısıyla ulusçuluk da yeniden tarif edilerek emperyalizmin hizmetine sunuldu. Emperyalizmin hizmetine giren ulusçuluk, artık milliyetçilik olarak adlandırılacak ve faşizmin giriş kapısı haline gelecekti.
Bu konuda en çarpıcı örnek sanırım Nazi hareketidir! Adı Nasyonal ve de Sosyalist olan bu faşist siyasi hareketi ulusal sosyalist hareket yani demokratik bir akım olarak tarif edersek, sanırım başta Yahudiler olmak üzere tüm vicdanı olan insanlar bizi pataklamak için harekete geçeceklerdir. Fakat sorun tek başına bu biçimsel tariflerle anlatılamayacak kadar ciddi ve derin! Feodal sistemi hatırlayalım! Nedir bu sistemin özellikleri? 1- Tekçilik, yani Kral, Şah, Çar, Padişah vb. tek kişilik yönetimlerin olmazsa olmadığı bir sistem. 2- Biat kültürü, yani mutlak doğru olduğu varsayılan kişilere ve yönetime itaat edilen bir sistem. 3- Eleştirinin, araştırmanın vb. aykırı tüm düşünce ve davranışların baskı altına alındığı, bu düşündeki kişilerin işkence ve ölümle cezalandırıldığı bir işleyişi hukuk olarak yasallaştırmış olan bir sistem. Şimdilik bu kadarı yeter. Peki, feodal sistemi tarif eden bu hukuk, Mussolini, Hitler, Franko, Salazar vb. yüzlerce faşist hareketlerin temel politikası değil mi? Demek ki faşizmin tarifinde yanlış olan bir şeyler var!
Evet, faşizm, Dimitrov tarafından yapılan tarifle “Finans Kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.” Fakat eksiktir! Çünkü yaşandı ve biliyoruz ki; tekçilik-biat kültürü ve yargısız infaz gibi feodal hukuk sistemi, bugün kapitalistlerin temel politikası olmuştur. Bu nedenle emperyalist sistem ve faşizm, Modern feodalizmin kendisidir.
Ayrıca hatırlayalım: Güney Afrika’da ki ırkçı-Apartheid iktidarını, Mandela hareketi karşında savunan ve koruyan ülkeler kimdi? Elbette ki İngiltere-Hollanda ve ABD! Sonra ne oldu? Direnen Mandela ve hareketi, tıpkı APO ve hareketi gibi emperyalistlere teslim oldu.
Tamam, emperyalizm ve faşizm, feodal sistemin bu yöntemlerini kullanıyor da milliyetçiliğin bununla ne ilgisi var? diye sorulabilir. Bu konuda ki ölçümüz yani her şeyi açığa çıkartan turnusol kâğıdımız bellidir: emekçi ve yoksulların temsilcisi devrimcilere karşı demokrat ve hoşgörü taşıyan burjuva hareketler ulusal hareketlerdir. Yok, aksi yönde davranıyorlarsa bilinsin ki kendilerine ulusalcı da deseler onlar milliyetçilerdir.**
1789 Fransız burjuva devrimi sonrası uluslaşmada üç temel eğilim ortaya çıkmıştı:
- Birincisi; demokratik uluslaşmanın, demokratik hak ve özgürlüklerin yani Aydınlanmanın sonucu olarak, Komünistlerin de savunduğu ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’dır.
- İkinci gelişme, İngiltere’de oldu! 1700 sonlarından itibaren kendi topraklarında bulunan uluslara otonom haklar vererek( tabi ayrılma haklarını kullanamayacakları tedbirlerini de alarak), onların devlet olma haklarının önünü kesti. Buna Çoklu Üniter devlet anlayışı diyoruz.
- Üçüncüsü ise; feodalizmin tümden tasfiye edilmediği bizim gibi ülkelerde ki uygulamalardır. Bu gelişme, 20. Yüzyılın başlarında, Almanya-İspanya-İtalya-Portekiz ve Doğu Avrupa ülkelerinde görüldü. Onları eski G. Afrika ve Arap ülkeleri takip etti. Ülkemiz ise çok daha önceden 1915’ler de bu işin başını çekiyordu. Buna da Tekçi Üniter devlet anlayışı diyoruz.
Uluslaşmanın ve Milliyetçiliğin farklı anlamlar edinmesini sağlayan arka plan işte bunlardır! İlginç ve güncel olan; Kürd halkı gibi uluslaşma çabası içinde olan topluluklara, emperyalistler Çoklu Üniter Devlet anlayışını havuç misali gösterip onları tuzağa çekmektedirler.
Sonuçta; uluslaşma adına yapılanlar eğer demokratik içerik taşımıyorsa egemen burjuvaziye ait olup, buna milliyetçilik denmektedir, yok demokrasi mücadelesiyle özdeş ve ayrılmaz şekilde sürdürülüyorsa, buna da proletaryanın sahip çıktığı uluslaşma diyebiliriz. Örneğin bugün Kürd ulusu, RTE ve Bahçelinin ulusal ve demokratik hiçbir hak ve özgürlüğü içermeyen barış sürecinin peşine takılmış gidiyorsa eğer, bu gidiş, uluslaşmaya giden bir yol değildir. Nedir peki? Yukarıda açıkladık; bu feodal ve biat kültürün etkisindeki tüm ulusların gideceği yere, emperyalistlerin kontrolündeki taşeron ulusçuluğuna yani gerici cephede yer almaya gidiştir. Bu yol ilk anda Irkçı Üniter Devletten bir kurtuluş gibi gelebilir, fakat gidilen yol İsrail gibi bir ülke olma yoluna giriştir sadece***.
*Lenin’in ulusal soruna ve uluslaşma konusuna ilişkin yazılarını çevirenler, uluslaşma ve milliyetçiliği eşit anlamlarda kullanarak fahiş bir hataya imza atmışlar. Örneğin Lenin’in ULUSAL SİYASET SORUNU ÜZERİNE başlıklı yazısında geçen şu cümlesini milliyetçilik yerine ulusçuluk olarak çevirmişler:
“Biz sosyal-demokratlar, ulusalcılığın her türlüsüne karşıyız, demokratik merkeziyetçiliği savunuruz.” (Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sf. 148, Sol Yayınları, birinci baskı) Cümlenin kendisinde de her şey ortada sırıtıyor zaten. Lenin, burada demokratik merkeziyetçi işleyişi dile getirmiş. Dolayısıyla bu kavramın karşıtı ulusçuluk olabilir mi? Elbette ki hayır! Uluslaşmaya ilişkin Marxistlerin görüşü merkezi ve demokratik bir yöntemi önermek iken, karşı devrimcilerin görüşü ise, bunun tam zıttı olan anti demokratik dar milliyetçi anlayışı içeriyordu. Yani uluslaşmada, demokratik olan ile anti demokratik olan yol ve yöntem iki zıt sınıfın görüşleri olarak ortaya çıkmaktadırlar.
**Bugün ülkemizde kendine Sosyalist diyen Perincek veya ‘devletime hizmet etmeye hazırım’ diyen APO gibi figürler, tüm sosyalist lafızlarına rağmen pratikte ne acıdır ki gericilerin paradigmalarıyla ABD’ye bağlanmış bulunuyorlar.
***Ama şu kaydı düşmem gerekiyor: Kürd ulusunun ülkemizde ki ilk genel seçimlerinde ki yönelişlerini veya Suriye’de ki Şeriatçı iktidarın anti seküler uygulamalarına karşı alacakları tavırlarını dikkatle izlememiz gerekiyor. Kürd halkının bu yolda ciddi direnişler göstereceğini zamanla göreceğimizi düşünüyorum.