Bahçeli’nin açıklamasıyla başlayan fakat Öcalan’ın çağrısıyla tırmanan Kürd ulusal sorununa ilişkin süreç, açıktır ki rollerin yeniden dağıldığını ve de bugüne kadar demokrasi güçlerinin içinde yer alan Kürd ulusunun demokrasi saflarından ayrılacağını bize söylüyor. Fakat en azından girdikleri sokağın çıkmaz olduğunu gördüklerinde demokrasi saflarına tekrar döneceklerini umut edebiliriz elbette ki.
Fakat toplumsal yasaların acımasız ve yalın gerçekleri, Kürd ulusunu bu noktaya taşıyan yanlışların, baştan itibaren başladığını bize söylüyor. Bu yanlışlık: eğer bir toplum, demokrasi değerlerini değil de biat kültürünü esas alıyor ve şiddeti doğru biçimde kullanmıyorsa, demokratik olarak uluslaşması imkânsızdır. Çünkü uluslaşma demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Tıpkı örgütlenme-düşünme-gösteri hakları, bilimsel çalışma, laiklik, modern yaşam vb. aydınlanma kültürü gibi uluslaşma da demokratik Cumhuriyetin çocuğudur. Çağımızda demokratik olan her şeye muhalefet eden veya onu yok eden emperyalistler, işte bu iki yanlış (biat ve terör) ile var oluyor ve hüküm sürüyorlar. Siz ulusal özgürlük adına yola çıkarken biat kültürünü kullanıp, ‘eleştirilmez’ kutsal önderlikler yaratır ve de şiddeti savunma için değil, muhaliflerinize ve sivil hedeflere yönelik kullanırsanız, yarattığınız hareket bu özellikleriyle çoktan emperyalist sisteme entegre olmuş demektir. Savaşanlar ve mücadele edenlerin çoğu da(ki Marxist unsurlarda dâhil) bunun farkında bile varmadan yollarına devam ederler.
Nasıl ki kurşun veya bıçağın açtığı yaralar sıcağı sıcağına fark edilmez ise, tıpkı bunun gibi son bir yıldır egemenler ve Kürd oligarşisinin hazırladığı senaryonun yarattığı ve yaratacağı acıları, başta Kürd yoksulları olmak üzere tüm demokrasi güçleri de bunu bugün için fark etmiş değiller. Yani emperyalizmin ve gericiliğin ipiyle kuyuya inmenin, bıraktık devrimci değerleri, insani hiçbir ölçüye sığmadığını bilmemiz gerekir. Ayrıca bu gerçeği fark etmeyenlerin, sadece aptal olduklarını sanmak da aptallıktır. İleri unsurlar, yukarıda belirttiğim yanlışlardan oluşan değerleri, çıkarlarından dolayı onaylayan figürlerdir sadece. Tıpkı 1914 yılında dünya Paylaşım savaşı başladığında ünlü Marxistlerin ve dev komünist partilerin emperyalistlerin peşine takıldığı gerçeğini incelediğimizde, bu eklenmeyi deşifre eden Lenin’e benzer biçimde konuya yaklaşmamız gerçeği gibi! Bizdeki bu korkunç oyunda çoğunluk, sanırım sonuçları ancak zamanla yani oyun sahnelendikçe görebileceklerdir. Fakat şimdiden biz uyarılarımızı yapmaya devam etmeliyiz.
Evet, toplumsal yasaların bize söylediği ve yıllardır ısrarla aktardığımız* bu ilkesel adımlar hayata geçirilmediği için, Kürd ulusal mücadelenin bugün kayıp gitmesinden daha normal bir şey olamaz elbette. Uygulanmayan ve bu acı sonucu yaratan iki ilkeyi ve de bunlar uygulanmadığında devreye girecek yasayı dile getirmek istiyorum:
1.Birincisi ve belirleyici olan ilke: çağımızda ulusal mücadelenin kalıcı bir başarısı için, bu mücadelenin işçi sınıfın örgütlü ve bilinçli gücü tarafından yürütülmesi şartıdır. Bu açıdan baktığımızda ülkemizde ki PKK’nın ismi dışında Proletarya ile herhangi bir alakasının olmadığını görüyoruz. Yasal plandaki temsilcilerinin çoğunda, örgütlerde ve de halk arasında işçi sınıfının önemini bilenlere de rastlamış değiliz. Hatta APO ve onun etrafında toplanmış bulunan bir kesimin de SSCB’nin yıkılmasından sonra antikomünist bir çizgide emperyalist ve gericilerle içli dışlı olduklarını görüyoruz.
Sonuçta; Kürd komünistlerinin örgütlü ve bilinçli bir gücü olmadığı için, bugünkü sürecin gericiliğin pençesine düşmesi de bu nedenle kaçınılmaz olmuştur. Çünkü uluslaşma, demokratik hak ve özgürlükleri gibi demokrasinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Nasıl ki insan hakları vb. aydınlanma değerlerini, gericiler-faşistler ve emperyalistlerle birlikte çözüme kavuşturamazsak, tıpkı bunun gibi demokrasi mücadelesinin parçası olan uluslaşmayı da bu şer güçlerle birlikte başarıya taşıyamayız. Sadece size, verdikleri kırıntılarla idare etmenizi söyleyeceklerdir. Bu nedenlerle onlar; APO’nun ağzından, ayrılma, otonom, kendi kaderini tayin etme, hatta kültürel özerkliğin bile uluslara yasaklanmış olduğunu açıklamış bulunuyorlar.
2. Mühendislik biliminde şaşmaz bir kural vardır: çizimler yapılırken başlangıçtan yani referans noktasından bir milimlik bir hata, ilerde kilometrelere varan sapmalara neden olur. Bu konuda 1923 devrimi dâhil tüm ulusal mücadelelerden sayısız örnekler verilebilir. 1937 yılında Anayasaya konan sözde mevcut laiklik sisteminin yani Diyanet İşlerinin Devlet Kurumu haline getirilmesinin(bu referans noktasından sapmanın), gericiliği-tarikatları ve RTE rejimini iktidara taşınması gibi! Yine komünistler açısından da benzer çarpıcı örnekler bulunuyor: Lenin’in 1903 yılındaki parti kongresinde parti üyeliği önerisi(doğru referans noktasının saptanmış olması) devrimin başarılmasında belirleyici olan kadro politikasının bir ifadesiydi. Fakat Lenin, devrim sonrası değişen şartlara uygun kadro anlayışını yani bu referans noktasını oluşturamadığı için, Sovyetlerin yıkıldığını görüyoruz. Ölümünden birkaç ay önce bu eksikliği fark eden Lenin; Stalin’in değiştirilmesini isteyerek bu sorunu dile getirmiş de olsa, partiyi biat kültürü etrafında organize eden Stalin ve parti merkezi, bu vasiyeti uygulamadıkları gibi, bu önerinin derin anlamı üzerinde düşünen birileri de (Troçki de dâhil) çıkmamıştı. Bu örnekler çoğaltılabilir elbette. Fakat SSCB dâhil tüm toplumsal süreçlerde ki mücadelelerde olduğu gibi, Kürd Ulusal mücadelesi de bu çıkmaz sokağa başlangıçtan itibaren girmişti. Bu yoldan onları çıkartacak tek güç, işçi sınıfının temsilcisi olan Kürd komünistlerin bilinçli ve örgütlü gücüdür. Bu da olmadığına göre; kaçınılmaz olarak toplumsal mücadelenin üçüncü bir yasası devreye girecektir:
3. Bu girilen yolda yaşanacak acılar ve çözümsüzlükler, hatta verilen anti demokratik görevlerin Kürdleri uyandırıp eğiterek, demokrasi saflarına katılmalarını sağlayacağından emin olabiliriz. Yeter ki Kürd ulusunun demokratik-kültürel birikimini küçümsemeyelim ve onların mücadelesine katılmaya ve onlara dokunmaya devam edelim.
*Bu konuda tam 34 yıl önce yaptığım bir tespiti buraya aktarıyorum. Hoş Kürd ulusal mücadeleye ilişkin tüm yazılarımda da benzer tespitler mevcut zaten. Bu bölümdeki tespit oldukça uzun fakat ben kısa bir bölümünü aktarmakla yetineceğim: “ … Ayrılma hakkı dâhil tüm çözümlerin Kürt ulusu tarafından sonuçlandırılması düşüncesini ileri sürmek elbette ki önemli bir adım ama yeterli değil. Bugün ulusal sorun propaganda alanından ajitasyona kaydırmanın yanında bölgede işçi sınıfa arasındaki çalışmaya özel bir önem vermek gerekiyor.” ( teori pratik, sf.21, Mayıs 1991, Şafak yayıncılık, abç)