DEVRİMCİLERİN BAŞARIYA GİDEN YOLU

Bugün ülkemizde ki siyasi temel sorunu, işçi sınıfı ve emekçiler adına hareket eden kitlesel bir gücün yaratılmamış olması olarak özetleyebilirim.

Fakat geçmişi bir bütün olarak ele aldığımızda görüyoruz ki, egemen sınıfların yarattığı güç merkezli oluşumlar, emekçi sınıfların toparlanmasında ciddi engeller yaratmaktadır. Bu engelleri aşmanın yolu, ne yazık ki Marxizmin yaşadığı bunalım ve anti demokratik birikimler nedeniyle pek başarılamıyor. Sorun eğer binanın inşasıysa, bir sıra tuğlayı harç ile örmeden, üzerine ikinci sırayı koyamazsınız. Duvarı ve binanın inşasına, tuğlaları üst üste koyarak değil, örerek devam edebilirsiniz. Yani eğer aydınlanma ve demokratik bir alt yapı oluşmamışsa bunun üzerine sağlam bir duvar yani sosyalizm inşa edemeyiz. Bu açıdan daha önce de açıkladığım gibi ülkemiz, tıpkı 1900’lerin başında ki Almanya-İtalya-İspanya ve Portekiz gibi feodal toplumun değerleri üzerinden kendini inşa etmeye çalışan çürük yapılar kategorisi içerisindedir. Yani ülkemizdeki bugünkü toplumsal yapı, örülmemiş tuğlalar üzerine konmuş eğreti yapılar gibidir. Bugün değilse yarın mutlaka yıkılacaktır. Hitler, Mussolini, Franko, Salazar ve diğerleri, binayı belki bir müddet zorla ayakta tutabildiler fakat yapı er veya geç yıkılacaktı ve sonuç da öyle oldu. Tıpkı emperyalist tüm ülkelerin zamanı geldiğinde çatırdayıp gidecekleri gibi! Bu durum, bizi her alanda yönlendiren sosyal yasaların bir gereği olarak böyle! Sadece doğru yönde ki iradi çabalar bu süreci kısaltabilir ki bunun da ülkemizde şartları yok! Dünyada da bu yönde etkili bir gelişmenin olduğunu görmüyoruz. Burjuva kültürü olmayan( ki bu kültürü bugünkü yoz ve çürümüş burjuva yani emperyalist kültür ile bir ve aynı sanmayalım) hiçbir kişi, grup, parti veya ülke geleceklerini sağlıklı şekilde şekillendiremez. Eğer bu temel yoksa devrim sonrası sosyalizmin ve ya devrime soyunmuş kişi ve örgütlerin de hiç bir şansı olmayacağını iddia edebilirim. Bugün emperyalist-kapitalist ülkeler hemen çatırdayıp yıkılmıyorsa, bunun siyasi nedeni, genel demokrasi kültürünün kırıntılarını yüzeysel de olsa kullanıyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunun duvar örneğindeki açıklaması şöyle: Bugün bazı Batı Avrupa ülkelerinde duvarlar eğreti de olsa örülmüş durumda. Yani 300 yıllık burjuva devrimlerinin ve buna ilaveten işçi sınıfının mücadelesi sonucu oluşan demokrasi bilinci, kitlelerde kök salmış durumda. İşte bu sistemlerin çökmemesinin nedeni; bu harcı, Oligarşinin, binalarının yıkılmaması için kullanması ve bu kültürün temellerine dokunamaması olarak gösterebiliriz. Örneğin, emperyalistler laikliği kaldırmaya kalkışmıyorlar fakat onu aşındıracak taktikleri izliyorlar. Bizim gibi ülkelerde ise bu daha açık biçimde, dinin ve gericiliğin tüm biçimleri bizzat devlet tarafından örgütlenerek sürdürülüyor: Tarikatlar-milliyetçi-ülkücü kuruluşlar, uyuşturucu çeteler, mafya vb.leri gibi!

Yazının tüm mantığını açıklayan bu özet, elbette ki tüm toplumlar için geçerlidir. Dikta yönetimler elbette ki binanın payandalarla ayakta tutulmasından başka bir şey değil. Payandalar da bir gün eskiyecek ve binayı tutması için zorla toplanan tüm dayanaklar insanlığın talepleri karşısında daha fazla ayakta duramayacak, yıkılacaktır. Çünkü bu dünya denen mahallede (ülkelerde)  var olan binalarda yaşayanlar, belki milliyetçilik, belki din, belki ak ve kara para, imkân, sex, içki, esrar, eroin vb. uyuşturucularla binanın çürüklüğünü göremeyebilir ve uyuşturucunun sağladığı hayal dünyasında yaşayarak insanlığın iliğini sömüren muktedirlerin doymak bilmez arzularına karşı kayıtsız kalabilirler. Ama sonuçta, bina çatırdayıp üzerlerine molozlar düşmeye başladığında, mutlak uyanacak ve gerçeklerle yüzleşeceklerdir. Bugün ülkemizde bunun düşük dozda yaşandığını görüyoruz sadece. ABD’deki ‘siyahların da hayatı önemli’ , antikapitalist ve ‘Gezi’ gibi kitlesel gösteriler bu yüzleşmenin belirtileridir. İşte böyle tarihi bir anda, her zaman uyanık olması gereken devrimciler, kitlelere öncülük etmek zorundadır. Yok, bu fırsatlar kaçırılırsa yeni çıkan oligarklar, kitleleri yeniden uyutacak yeni uyuşturucular bulacaklar ve insanları etkisiz hale getireceklerdir. İşte bu tarihi fırsatlar ortaya çıktığında, devrimciler ve demokrasi güçleri,  Paris Komünarlarının insanlığa armağan ettiği demokrasi tuğlalarını örmeye başlamalıdırlar. Bu şans kimi zaman, Paris Komününde gördüğümüz başarıya ve gerekli tedbirler alınmazsa hezimete neden olacağı gibi, bu şans, aydınlanma ve demokratik kültürün acilen örülmediği durumlarda, Sovyetler Birliğinde olduğu gibi sosyalist yapının hızla çökmesine de neden olabilmektedir. Bu açıdan, ülkemizdeki görevlerimizi bu temel referans noktasından hareketle belirlemek zorundayız. Ülkemizdeki Marxist hareketin ve de Kürd ulusal mücadelesinin temel hedefi,Sosyal amacı(sosyalizm) olan bir Aydınlanma Sürecine Girmek olmalıdır.

İngiltere-Fransa veya İskandinav ülkelerindeki aydınlanma ve demokratik birikim yeterli olduğu halde neden proletarya sosyalizme ulaşamadı? Bu soruya verilecek cevap açıktır: Emperyalistler verdikleri kırıntılarla işçi sınıfı içinden aristokrat bir kesim yaratmış, onu yozlaştırmış ve devletin baskı, şiddet ve imkânlardan oluşan araçlarını dikkatli şekilde kullanarak, sınıfı ve aydınları pasifize etmeyi başarmıştı. Sorunun özü, bunların üstesinden gelecek bir kuramı ve pratiği(sosyalizmi hedefleyen demokrasi ve aydınlanmayı) örgütlü hale getirecek ve bunu sürdürülebilir kılacak bir kültürün-bilincin ve iradenin çıkmamasıyla çok yakından ilgilidir. Örneğin Almanya’da 1919 Kasımında Sovyetler kurulmuş yani devrim gerçekleşmiş fakat sürdürülememişti. Nedeni ise çeşitli ve eğitici! Bu sonucun alınmasında rol oynayan faktör elbette ki demokrasi bilincinin yeterli oranda sosyalleşmemesidir. Yani demokrasi kültürün sosyalleşmesi demek onun her şart altında sürdürülebilir olması anlamına gelmektedir. Bunu Marxist açıdan açıklarsam: Leninist kadro anlayışının Alman Komünist Hareket içinde kök salmamış olmasını gösterebilirim. Bu sağcı anlayış yani sıkı ve disiplinli olmayan örgütlenme anlayışı, Lenin’in 1917 Nisan ayından ülkeye gelmeden önce Stalin ve Kamanev gibi partiyi yöneten kadrolarda da vardı: Menşeviklerle birleşmek-Burjuva Hükümeti desteklemek gibi. Ama Lenin ülkesine geldikten sonra, tüm bu anlayışı değiştirdi ve devrime kadar uzanan ve de kırılmayan ipi(içsel disiplin ve kadro anlayışını) oluşturdu. Bolşevik kadrolar işte bu ipe tutunarak uçuruma yuvarlanmadan devrim tarafına geçebildiler. Eğer Menşeviklerle birlik olsalardı veya burjuva hükümeti desteklemeye devam etselerdi çoktan yok olup gitmiş olacaklar ve 1917 Ekim devrim adı verilen sahile ayak basamayacaklardı. Tıpkı Almanya’da Spartaküsler(Alman Komünist Parti), ülkemizde M. Suphi başta olmak üzere TKP veya bugün G. Afrika Komünist Partisi gibi. Yani bu ipi oluşturamayıp devrime uzanamayanlar gibi!

Yukarıda özetlediğim gerçeklerden çıkan özlü sonuç: insanlığın tüm ıstıraplarına son verebilmek için, demokrasi ipine sarılmak ve onu sosyal olana yani korkunç ve güçlü kötüleri alt edecek olan öz disipline bağlamak gerekiyor. Bunun dışındaki her çaba, insanlığa ve uluslara geçici iyileşmeler ve mutluluk dışında bir şey veremeyecektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir