Ülkemizde çoğu kişinin özellikle de Marxistlerin karıştırdığı konu: Burjuva sınıfın kendisiyle onun yarattığı kültür. Burjuvazinin; gericileştiği, bayağılaştığı, emperyalistleştiği, insanlığı açlığa ve sefalete sürüklediği, doğayı ve tüm canlıları yok eden tarımsal, çevreci politikalarını açık ve gizli şekilde hayata geçirdiği politik tavrıyla, geçmişte oynadığı zorunlu devrimci rolü karıştırılıyor. Yani bu sınıfın, her zaman var olan reformcu, aldatıcı, ikiyüzlü vb. yoz, yobaz, anti demokratik cumhuriyetçi devlet anlayışı ile feodalizme karşı mücadelesinde zafer kazanmak için ön plana çıkarttığı demokratik değerlerini bir ve aynıymış gibi ele alıyoruz. Burada dikkat etmemiz ve unutmamamız gereken bir püf noktası olduğu açık: Burjuvazi, feodal sisteme karşı mücadele ettiği yüz yıllar süren mücadelesinde de yanında çalışanlara ve sömürge ülkelerde ki halklara karşı bugünkü gibi çıkarlarını düşünen ve acımasızca davranan kıyıcı bir sınıftı. Fakat kendi ülkesinde iktidara gelebilmek için, feodal rejimin tekçi-ahlaksız, dinci ve kıyıcı değerlerine karşı çıkması gerekiyordu çünkü bu anlayışlar onun iktidar olmasının önündeki en büyük engelleri oluşturuyordu. Sömürüye dayanan kapitalist çıkarlarını iktidara taşıyabilmesi için de ikinci hayati bir adım daha atmalı, ezilen kitleleri yanına çekebilmeliydi. Bunun için de anti feodal karşı çıkışını kitleleri cezbedecek biçimlere soktu: özgürlük-eşitlik ve kardeşlik.
Sonuçta düşünce özgürlüğü ve deney yapma anlayışı, bilimsel çalışma olarak tarihe not düştü. İşte bu Rönesans ve reform denen aydınlanmanın kendisiydi. Bu konuda bakın Lenin ne diyor:
“Kapitalizmin Rusya’da yeterince gelişmiş olmamasının acısını çekiyoruz”(EKİM DEVRİMİ DOSYASI: II- SOVYET YÖNETİMİNİN ÖRGÜTLENMESİ EKİM YAYINLARI ŞUBAT 1990 I. BASKI SF.223)
Biraz aşağıda da şunları söylüyor:
“…Böyle yığınla komünistimiz var ve ben, işini titizlikle inceleyen bir tek bilgili burjuva uzman için, bunlardan düzinelercesini veririm.” (age. Sf. 265)
Bu acımasız tespitten sonra son noktayı koyar:
“Başlamak için gerçek bir burjuva kültüre sahip olmak, bize yeter” (LENİN, EKİM DEVRİMİ DOSYASI: II SOVYET YÖNETİMİNİN ÖRGÜTLENMESİ Ekim Yayınları:9, Sf.283)
Sanırım her şey tartışılmayacak kadar açık! Tabii Lenin’in düşüncelerine değer verenler için!
Peki, insan yaşamını etkileyen burjuva kültür ne zaman ortaya çıktı? İşte sorun burada. Bu vb. özellikler, burjuvazinin devrimci olduğu ve feodal sisteme karşı yürüttüğü sabırlı, uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda ortaya çıkan değerlerdi. Bunların çoğunu burjuvazi bugün, işine gelenleri alarak sömürüsünü daha da artırmak için teknolojik gelişmeler alanında başarılı şekilde kullanıyor. Diğer yandan kitlelerin gözünü boyamak için de seçim, basım, özgürlük, insan hakları vb. göstermelik değerlerle politika yapıyor. Hâlbuki burjuva kültürü, feodalizmin gericiliğine karşı en etkili silah olarak işe yaramış ve ona iktidarı vermişti. 1831 ve 1848-49 ayaklanmalarıyla proletaryanın siyasi sahneye çıkması sonucu, burjuvazi, kendisi için esas tehlikenin bu sınıf olduğunu fark etti. Hızla feodal unsurlarla uzlaşmaya, onların gerici töre ve geleneklerini kendine rehber edinmeye başladı. Emperyalist sürece girmesiyle de(Sömürgeleri olan ülkeler bu sürece daha sancısız girmiştir. İngiltere’nin ABD’den önce dünyanın lideri olması tesadüf değildir) onun, dünyadaki tüm ezilen halkların yeminli düşmanı haline geldiğini görüyoruz. Burjuva kültürü, dünkü devrimci içeriği ve de bugünkü sahte biçimiyle bize en güzel anlatacak olan ise adalet sistemidir. Örneklemek gerekirse:
Feodal sistemde adalet, Kral-Papa veya Senyörler tarafından dağıtılıyordu. Bu sistemde yargılama yoktu. Bu, insanlara taşımadıkları düşünceler zorla kabul ettirmek için onlara işkence uygulamasını içeren bir süreci kapsıyordu. Ama burjuva anlayış ne yaptı? "Kutsal kimse yoktur" diyerek herkesin bir düşüncesi ve bunu savunma özgürlüğü olmalıdır tezini gizli gizli ve kaypakça da olsa savunmaya başladı. İnsanların eğer suç işledikleri düşünülüyorsa onlar yargılanmalı ve bu da şu süreci içermelidir denmiştir. İfade alma(polis-savcı ve yargıç tarafından), kişinin suçunun ortaya konması(iddianame), mahkeme heyeti( bu en az 3 yargıç ve Jüriden oluşabiliyordu) tarafından tekrar ifadesinin alınması, sanığın delil ve şahitlerini sunması, daha sonra da savunma yapması için gerekli desteğin sunulması, sonuçta da kararın hâkimler veya jüri tarafından verilmesi. Ayrıca bu karara da itiraz edip bir üst mahkemeye başvuru vb. birçok haklar da verilmişti. Peki, bu burjuva yargılama kültürü ile feodal yargılamanın kıyas kabul eder bir yanı var mı? Elbette ki yok! Fakat burjuvazi gericileştikçe tüm demokratik değerleri karikatürize ettiği gibi yargılamayı da kuşa çevirmişti. Dolayısıyla içeriği boşaltılan bu işleyiş, diğer hak ve özgürlükler gibi bugün de gerçek anlamda uygulanmıyor. Proletarya kültürü( kolektivizm-parasızlık-sevgi-sosyal ve toplumcu vb.) tarafından sosyal olarak geliştirilmedikçe de bu soytarılık devam edip gidecektir. Dolayısıyla işçi sınıfı ve emekçiler, burjuvazinin devrimci olduğu dönemde insanlığa armağan ettiği kültürü reddederek veya emperyalistler gibi güdükleştirerek değil, ancak bu kültüre can ve kan verip zenginleştirerek, ona sosyal değerler katarak, gelecekte kuracağı toplumun temellerini atabilecektir. Sanırım Lenin’in aşağıdaki tam on ikiden vuran tespiti, bu konunun tartışılacak bir yanı olmadığını bize gösteriyor:
“Demokrasi olmaksızın sosyalizmi gerçekleştirmek, iki yönden olanak dışıdır: (1) Proletarya, demokrasi için yapılacak bir mücadele aşamasından geçmedikçe sosyalist devrim için hazırlıklı olamaz, (2) Demokrasi tam anlamıyla sağlanmadıkça, zafere ulaşan sosyalizmin bu zaferini sürdürmesi ve kişileri, hükümetlerin artık yok olacağı bir döneme hazırlanması olanaksızdır” (LENİN’DEN ANILAR, N. KRUPSKAYA, sf.136-7, biblioteK Yayınları)(Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, August H. Nimiz, sayfa. 57)
Lenin burada aslında SSCB’nin neden yıkıldığının kuramını bize yıllar öncesinden iletmiş oluyor: "Demokrasi tam anlamıyla sağlanmadıkça, zafere ulaşan sosyalizmin bu zaferini sürdürmesi ve kişileri, hükümetlerin artık yok olacağı bir döneme hazırlanması olanaksızdır”. Elbette ki burjuva kültürü ve onu en iyi açıklayan demokrasinin, SSCB’nin geri dönüşünü sağlayan temeli oluşturduğunu bilince çıkartabilirsek eğer, bunun anlamının sadece şu gerçekte saklı olduğunu da kavramış oluruz; burjuva kültür ve demokrasi mücadelesi üzerinde yükselen bir sosyalist kültür olmadan, toplumların(tabii ki kişilerin de) ilerlemesi imkânsızdır. Fakat çoğu Marxist, yukarıda Lenin’in bahsettiği ‘demokrasiden’ farklı şeyleri anlamakta veya demokrasiye, kullanma mantığıyla yaklaşmaktadır. Hâlbuki sorun, okuma-araştırma- tartışma- karşılıklı sevgi-saygı, ‘işini titizlikle incelemek’ vb. değerleri içselleştirmekte yatmaktadır.
Demokratik kültür ve demokrasinin sosyal olanla yani sosyalizm ile iç içeliği ve ayrılmaz bir bütünü oluşturduklarını kavramadan konumuzla ilgili edeceğimiz her laf, suya yazılanlar ya da havaya atılan sloganlar gibi yok olup gideceklerdir. Bu nedenle bu kesintisiz ilişkinin, Marxizm ‘in kendisi olduğunu bilince çıkartarak, yolumuza devam etmek zorundayız. Çünkü yolumuzun üstünde sınıfsal-ulusal sorun başta olmak üzere birçok mücadele biçimleri var ve zafere giderken bu konuda inanılmaz molozlar önümüzü doldurmaktadır. İşte bunları aşmanın anahtarı Marxist kültürdür. Marxist kültür, burjuvazinin tarihsel bir zorunluluğun sonucu olarak geliştirdiği insan hakları-seküler yaşam-düşünme özgürlüğü-bilimsel çalışma metodu-çevre ve canlı bilinci-enternasyonalizm vb. değerler üzerinde ve onlara sosyal zenginlikler katarak yükselen değerin kendisidir.
Üzülerek söylemek zorundayım ki bu değerleri dışlayan ‘marxistler’, ne yazık ki devrimleri kapitalizme teslim edenlerin sadece kankalarıdır.