ATATÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE-II

ULUSLAŞMA SÜRECİ

Uluslaşma, burjuva demokratik devrimlerle birlikte ortaya çıkmıştır. Çoğu araştırmacının veya bu konuda tahlil yapan devrimcilerin karıştırdığı nokta, uluslaşmayı binlerce yıl öncesinden ırk-soy gerçeğinden yola çıkarak ele almalarıdır. Hâlbuki uluslar, burjuvazinin feodalizme karşı başlattığı mücadelenin ürünü yani kapitalizmin ekonomik-siyasi sonuçları olarak ortaya çıkmıştır. Üretilen her malı, Pazar da satmaya bağlı olan bu sistem, değişik insan toplulukların buluşma ve karşılıklı kaynaşma yeri olmuştu. Ayrıca insanlar, siyaseten serflikten (veya kulluktan) çıkmış, vatandaşlık denen ortak yanları olan özgür bireyler haline gelmişlerdi. Daha önce boy-cemiyet, kavim vb. adlar alan topluluklar, ortak gelenek-töre ve kültürü taşıyan ve değişik derebeylerine (ağalara) bağlı olup, yerini terk edemeyen sayısız gruplardan oluşuyorlardı. Birbirleriyle ilişkileri feodal sistem gereği, savaşlar vb. olağanüstü gelişmeler dışında pek olmuyordu. Bu açıdan ulus olmanın koşulları, kapitalizm öncesi yoktu.  Kapitalistleşme süreci, bu aşiret vb. grupları, din dışında ilk defa bir araya getirdi. Örneğin 1700ler de Fransız toplumunun çoğunluğu Ateist ve Deistti. 1789 devriminde burjuvazinin peşine taktığı kitlesel güç bunlardı. Din, feodalizmin ideolojisi olarak, insanlığın Tanrı-Papa-Krallık-Derebeyi vb. gibi mutlak ve tartışılmaz olan güçlere biat etmelerini sağlayan, etmeyenleri de en acımasız şekilde( yakarak-açıktan işkence ederek) cezalandıran bir güç haline gelmişti. Daha da önemlisi bilimsel hiçbir düşünce ve eyleme müsaade etmeyen zalim canavardı. İşte burjuva sınıfı, daha iyi kazanmak ve serbest olabilmek için işin başlangıcında bu Katolik canavara karşı daha reformcu olan Protestan Kilisesini yarattı. Feodal sınıfı ticaretten sağladığı gelirle avlamaya başladı. Bu taktiği Kuzey Avrupa ilkelerinde etkili oldu ve burjuvazinin dini ve kilisesi olan Protestanlık, feodalizmin dini ve kilisesi olan Katolikliğe karşı zafer kazandı. Çoğu feodal beyler ve Krallar, Protestanlığı benimsedi. Fakat bu taktik, Katolikliğin yüzlerce yıldır katliamına ve baskısına uğramış burjuvazinin Fransa’da iktidara gelmesini sağlayamadı. Fransa’da milyonlarca anti Hristiyan diyerek katledilen insanların yaşadığı acılar milyonlarca insanın dinden soğumasını getirdi. 1700’lü yıllara gelindiğinde Fransa’da toplumun çoğunluğu ateist ve deist olmuştu. Fakat örgütsüz ve siyasi olarak bilinçsizdiler. İşte Fransız burjuvazisi, bu anti Katolik ve Hristiyan olan öfkeli yüzbinleri, özgürlük-kardeşlik ve eşitlik sloganıyla peşine takabildi. Elbetteki burjuva devrimlerinin Batı Avrupanın her ülkesinde ayrı bir öyküsü ve süreci vardır. Fakat uluslaşmanın çıkış noktası, bu andan itibaren başlar!

Ne var ki burjuvazinin gericileşmesi ve emperyalist aşamaya gelmesiyle birlikte, uluslaşma süreci, doğal mecrasından çıkmış, tamamen değilse de son tahlilde emperyalizmin denetimi-kontrolü ve yönlendirmesi altında ki bir sürece girmiştir. Büyük resme baktığımızda buna Geç Kalmış Uluslaşma adını veriyoruz. Doğal uluslaşma süreci, özünde bir demokrasi mücadelesidir. Yani feodalizmin o geri-bağnaz-yobaz(skolastik-otokratik-monarşik ve ruhani) ve dikta anlayışına karşı, burjuvazinin daha çok kar etme adına da olsa, verdiği mücadelesi devrimci bir hamleydi. Bu mücadelenin verildiği ve feodalizmin toplumsal olarak tasfiye edildiği tüm Batı Avrupa ülkelerinde, ileri ve demokrat gelenekler yerleşti. Fakat feodalizmin tasfiye edilmediği ve ya değişik nedenlerle(Şehir devletleri nedeniyle) burjuva demokrasisinin yerleşmediği ülkelerde, örneğin Almanya-İspanya-Portekiz ve İtalya’da faşizm(kapitalist monarşizm) hâkim hale gelebildi. Bu açıdan Doğal Uluslaşma ile Geç Kalmış Uluslaşma arasında ciddi farklılıklar olduğunu görüyoruz. Bu farklılık kendini sadece geri bırakılmış ülkelerde değil, aynı zamanda emperyalist ülkelerde de kendini göstermeye başladı. İngiltere bu açıdan önemli bir laboratuvar gibidir. Örneğin Normanlar-İskoçlar-İrlandalılar başlangıçta ayrı krallıklar tarafından yönetilen ve kendi kaderleriyle ilgili kararları alabilen Birleşik Krallık içinde ki uluslar iken, emperyalist süreçle birlikte, tüm bu krallıklar kaldırıldı ve Tek bir Krallığa yani İngilizlerin kontrol ettiği Geniş Siyasi Üniter bir devlet haline geldi. Fakat bizim gibi geri bıraktırılmış ülkeler ve burjuva devrimlerin yaşanmadığı Avrupa devletlerinde ki uluslaşma süreci ise, tekçi-ırkçı-faşist üniter biçimlere dönüştü. Şimdi de bunlara birlikte göz atalım.     

Doğal uluslaşma,

  • Burjuvazinin devrimci olduğu yani feodalizme karşı kanlı-kansız mücadele yürüttüğü dönem demektir,
  • Serbest ticaretin olduğu ekonomik sistem demektir,
  • Farklı gelenek-ırk-dil ve kültürdeki toplulukları bir arada tutan siyasi şekillenme(devlet) demektir,
  • İnsan hakları- cumhuriyet-laiklik vb. demokratik taleplerle birlikte var olma demektir.
  • Burjuva anlamda tutarlılık, gelişim ve kültürün olması bu dönemin adıdır.

Geç Kalmış Uluslaşma,

  • Burjuvazinin devrimci barutunun azaldığı ve ya yitirdiği dönem demektir,
  • Ekonomi dâhil siyasi-örgütsel ve ideolojik tüm alanların emperyalizm tarafından kontrol edilmeye çalışıldığı hegemonik sistem demektir,
  • Farklı ulusların bir arada olduğu fakat ayrılma haklarının olmadığı, Geniş Üniter devlet yapılanması demektir,
  • Demokrasinin şeklen olduğu yani tüm demokratik hak ve özgürlüklerinin içeriğinin boşaltılıp görünüşte savunulduğu, tutarsızlık-ikiyüzlülük vb. değerlerin geçerli olduğu dönem demektir.
  • Tekçi-üniter-ırkçı yani faşist devlet aklının yol bulduğu dönemin adıdır.  İttihat-Terakki iktidarı, Almanya-İtalya-İspanya-Portekiz de faşizm, Güney Afrika’daki Apartheid rejimi, Irak-Suriye’de ki Baascılık ve ülkemizdeki Türk-İslam Sentezi vb. gibi.  

Bu çerçeve de baktığımızda; 

Hem 1923 Türk Cumhuriyet’i, hem de Kürt Hareketi bu tablonun dışında değildir! Nasıl ki Atatürk Türkiye’si, kapitalizmi tercih edip, demokratik devrimini yarım ve güdük bırakmış, gericiliğin iktidar olmasına bilmeden de olsa kapı aralamışsa, aynı şekilde Kürt Özgürlük Hareketi de Emperyalist ülkelerin ‘Demokratik Ulus’ adını verdikleri Üniter Çoklu Ulus formülüne- mecbur bırakıldıkları için olsa gerek-sarılmaktadırlar.

Yukarıdaki farklılıkları bilince çıkarttığımız da; Genç Cumhuriyetin, kendisine savaşta yardım eden Sovyetler Birliğini değil de, ülkesini işgal eden emperyalistlerin sistemini neden tercih ettiğini anlayabiliriz. Aynı şekilde; Türk, Suriye ve İran devletinin baskı ve terörüne karşı çıkan ve demokrasi mücadelesi veren Kürtlerin, neden ABD ile sıkı ilişki içinde olduğunun şifrelerini de çözebiliriz!  

Konumuza dönersek!

 Üçüncü bölüm-    ATATÜRK’ÜN DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLERİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir