“…eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu yüzden de, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmak zorunda kalır. (Örneğin Robert Owen'da.)Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnız devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal biçimde anlaşılabilir.” (Feuerbach Üzerine-Üçüncü Tez’den, Karl Marx)
Yazının ilk bölümünde de açıkladığım gibi; sadece devrimin başarılmasında değil, daha da önemli olarak, devrim sonrası toplumun sınıfsız topluma ulaşabilmesi için, proletarya ile ilişkili Partinin, Leninist kadro politikasının yanında, komünist toplum insanının özelliklerini asgari düzeyde de olsa taşıyan ikinci bir kadro politikasına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu politikanın özü aslında tek kelimeyle; kadroların komünist değerlere, sınıf mücadelesi içinde edinebilmelerinin yol ve yöntemlerini formüle etmektir.
Bahsettiğim komünist değerler, toplumun komünizme gidişini garanti edecek özellikler, araştırmalarıma göre aşağıdaki gibi:
- Yalan söylemeyen-hatalarını gördüklerinde kabul eden ve derhal düzelten.
- kişilikleri değil, kişilerin düşüncelerini değerlendirme altına alan.
- aynı görüşte olmasalar da kişilerin mücadeleci, kararlı, direnen devrimci kişiliklerine olan saygıyı koruyan!
-devrimci özellikleri olan kişilerin de yanlış düşünceleri varsa eleştiren. Ve bu eleştiriyi onun devrimci kişiliğiyle karıştırmayan.
- düşüncelerini eleştiren veya yanlışlarını söyleyen kişiye küsmeyip, uzaklaşmayıp aksine bundan memnun olup dersler çıkartan, ilişkisini daha da sağlamlaştıran!
-Popülizm denen ‘sörf’ hastalığına yakalanmayan. Yani ‘aman kimse kırılmasın’ diyen bir söylem ve burjuva bir hat yaratmayan. Salt bu hat içinde kendine mutluluk ve örgütsel bir zemin aramayan! Her yanlışlığı ve olumsuzluğu ciddi araştırma ve incelemelerle ortaya koyan!
-yanlışların, ön yargıların ve görüşlerin eleştirisini kötüleme-aşağılama olarak algılamayıp aksine eleştiriden ders çıkartmayı başaran ve birlik için adımlar atan.
- yanlışlık nerede olursa olsun(kendinde-ait olduğu gibi, grupta veya sevdikleri içinde vs.), bunu mutlaka eleştiri konusu yapan.
- insana şiddeti reddeden fakat bunun zalimlere karşı zorunlu olduğunu söyleyen.
- araştırma, inceleme yapmadan hiçbir konuda iddia da bulunmayan.
- sömürülen, ezilen ve ötekileştirilen kitlelerle doğal ve doğrudan ilişki kurup, onlarla ideolojik ve duygudaşlık temelli bir yaşamı düzenleyen!
- davranış ve düşünce biçimleriyle proletaryanın kuramını ve örnek kişiliklerini içselleştirmiş olan, örneğin yukarıda Marx’ın da dediği gibi, her öğretmenin de aynı zamanda bir öğrenci olduğunu bilince çıkartan vb.
İşte içsel devrimin ilk adımı olan bu değerler-özellikler olmadan komünist bir hareketin gelişmesi ve başarıya ulaşması imkânsızdır. Eğer bu özellikler kişilerde ve partide yoksa tıpkı bugün ülkemizde olduğu gibi, en muhteşem grupçuluğun ve yürüyüş bandında ki inanılmaz ve baş döndürücü koşunun yaşanmasına tanık oluruz sadece. Peki, bu özellikleri kişilere aktaracak ve onları bu yönde eğitecek olan güç nedir? Bu güç parti veya partileşme sürecine giren grupların ortaklığıdır. Şimdi bu eksikliği, ülkemizdeki sonuçlarına bakarak ele almaya çalışalım. Bugün ülkemizdeki açmaz ve perişanlık, sanırım çok ciddi derslerle dolu. Bunları sırayla ele alırsak:
- Ülkemizde kendini Marxist olarak tanımlayan ortalama yüz(100) civarında grup ve grupçuk bulunuyor. 1970 yılı itibariyle kendini ortaya koyan grupçuluk (devrimci Parti gibi bazı gruplar hariç), kendini haklı, güçlü ve toplanma merkezi olarak görüyor. Bunun yani kendini merkez olarak görmenin temel nedeni, bu hareketlerin, işçi sınıfıyla(kafa ve kol emekçileri) siyasi olarak ilişki kuramamanın, geliştirememenin acizliğindendir. Bu hareketlere son tahlilde, siyasi olarak ‘ulusalcılık sendromu’ veya küçük burjuva aydın hastalığı diyebiliriz.
- Ülkemizde ve dünyada, sosyalist grupların çalışma tarzında, 1930’lardan itibaren anti-komünist unsurların yeşermeye başladığını görüyoruz. Özellikle ülkemizde 1973 yılı sonrası ortaya çıkan sol içi şiddet bu tarzın başında geliyor. Sol içi şiddeti besleyen temel referans noktaları; a-Sovyetler, Çin, Kamboçya vb. ülkelerdeki örnekler. b-Sınıfsal tabanın küçük burjuva olması. c-Öncülük edecek bir partileşmenin yaratılamaması. d-Emperyalist grupların, daha önceden insanların ve çevrenin sağlığını tehlikeye atan ekonomik kampanyalarına ek olarak, anti sosyal ve anti kolektif projelerini 1970’lerden itibaren devreye sokarak işbirlikçi iktidarların özel harp taktiklerini, false-flag* denen ‘sahte bayrak’ operasyonlarını ön plana çıkartmalarını(12 mart, 12 Eylül, RTE iktidarı bu özel harp taktiklerin omurgasını oluşturur) ve bunun yarattığı olumsuzlukları vb. sayılabilir.
- 1980 darbesi ve Sovyetlerin yıkılması sonrası ortaya çıkan ‘yenilgi sendromu’ Marxizm’den kaçışı fakat kapitalizme sığınmayı tetiklemiş ve hızlandırmıştır. Örnek davranış ve sağlam düşüncelerden kaçış, ister istemez kapitalizmin pisliklerine bulaşmış ama bu pisliklerin görünmesini istemeyen on binlerce kişinin, ikiyüzlü-sahtekâr-iftiracı-yalancı-dengesiz-çıkarcı ve hastalıklı hale gelmesine yol açmıştır. Devrime ve devrimcilere inanan binlerce insan da araştırma ve inceleme ve sorgulama-yüzleşme denen Marxist yöntemlere başvurmayıp, aksine bu devrim kaçkınlarının etki alanına girerek, iyi ile kötüyü ayıramamanın getirdiği güven bunalımıyla pasifize olmuşlardır.
- Marxizm’in dünya çapında aldığı darbenin yarattığı moral bozukluğu ve ülkemizde otoriter iktidarların 1980 yılı sonrası daha bir görünür olması, sınıfsal dalganın geri çekilmesine ama olumlu ve olumsuz ulusal-dinsel-çevresel-yöresel-feminist vb. yan dalgaların yükselmesine neden olmuştur. Bu da sınıf perspektifinden uzak hareketlerin siyasi sahnede güç haline gelmesine yol açmış ve zaten gerilemiş olan sınıf hareketini ve paramparça olan Marksistleri yönetir olmuşlardır( Müslüman komünistler, İslami kültürün etkisinde ki Aleviler, salt Kürt hareketinden güç alan Marxistler vb. gibi).
Peki, bu fasit ve çıkmaz daireden nasıl kurtulacağız? Kolay olmasa gerek! Zor olsa da amacı saptamak daha bir kolaydır sanırım: sadece Marx-Engels-Lenin-Mao-Ho Chi Minh-Castro ve adını sayamayacağım komünistler gibi davranalım yeter. Onların edindiği değerleri bizde edinelim ve onların izlediği yolu, kendi koşullarımızda biz de çizebilelim! İşte o zaman ancak, teorik-siyasi-örgütsel vb. sorunları çözebilecek anahtarı elimize alabiliriz diye düşünüyorum.
Fakat dünyada bugüne kadar olan gelişmeler, böyle bir sonuca ulaşamadığımızı bize gösterdi. Belki kadrolar, devrimin ateşi içinde önemli gelişme ve düzelmeler içine girmişlerdi fakat devrim sonrası için Castro ve Mao’nun çabalarını saymazsak, hiçbir yönetici, komünist değerlere uygun hareket edip, sınıfsız toplum yolunda ilerleme sağlayamadı. İnsanların, zor şartlarda, baskının olduğu dönemlerde, daha paylaşımcı-dayanışmacı-hoşgörülü-ortak hareket etmede kararlı ve direnen özellikler gösterirken, rahatladıkları koşullarda bu özelliklerini yitirdiklerini gözlemleyebiliyoruz. Cezaevlerini hatırlayın! İdarenin baskı dönemlerinde gruplar ve kişiler arasında yakınlaşmalar artar ve komünler kurulurken, baskı kalktığında ilişkiler bozulur ve komünler dağılırdı. Fakat gelinen noktada, bu tür bir doğal işleyiş bile devrimcilerin arasında ortadan kalkmıştır. Örneğin son deprem felaketinde(6 Şubat 2023) bile ortak bir koordinasyon kuramayan devrimcileri ve sadece grupların bize sundukları (olumlu) kendi çalışmalarının olduğunu görüyoruz. Elbette ki bu çalışmalarda önemlidir. Fakat komünistleri diğerlerinden ayıran, grupçu değil birlikte hareket eden, devleti değil milleti önceleyen ve de herkese insan olarak yaklaşabilen yapılar olmalarıdır.
Bu vb. eksikliklerin temel nedeni bana göre; devrimci kadroların ezici çoğunluğunun, içsel devrim süreçlerini (sosyal, kültürel, örgütsel vb. olarak) geliştirecekleri bir sistem içinde eğitilmemiş olmalarından kaynaklanıyor. Eğer devrimci kadrolar, yukarıda sıraladığım özellikler için eğitilip, bunları içselleştirmiş olsalardı, onlar da kültürel gelişim-değişik mücadele biçimleri-proletarya ve kişilerle ilişki-teorik zenginlik vb. çalışmalar konusunda kendilerini geliştirecek ve sonuçta devrimci mücadele için gerekli olan adımları atmış olacaklardı. Kadrolarda bunun eksikliği Marx, Engels ve Lenin tarafından tespit edilmiş fakat devrim mücadelesinin yarattığı ateş içinde bunları, benim içsel devrim adını verdiğim ve yukarıda sıraladığım özellikleri edineceklerini düşünmüşlerdi. Elbetteki devrim sürecinin eğitici ve geliştirici yanı tartışılamaz. Fakat bu süreci yaşayan ve devrimin gerçekleşmesinde büyük rolü olan birçok devrimci, sınıflı toplum alışkanlıklarını, aynı türden olmasa da yeni döneme uygun biçimlerde yeniden üretebilmişlerdir. Örneğin Kamboçya’da devrim sürecinde Komünist Parti üyeleri, nerede ve hangi zaman, ‘yaşlıların-hastaların-sakatların-gözlüklülerin vb.lerin işe yaramaz olduğu’ nun eğitimini almıştır? Bu mümkün mü? Ama devrim sonrasında milyonlarca insan, bu faşist anlayış altında ezilmiştir. Kim tarafından? Komünist parti lideri ve arkadaşları tarafından! Aynı örneği Sovyetler Birliği için de verebiliriz. Düşünün; iktidara silahlı olarak el koyma kararını veren Merkez Komitesinin bu kararını kamuoyuna açıkladığı için, Zinoviyev ’in sadece partiden atılmasını öneren Lenin’e karşı çıkan Stalin, acaba bu sahip çıktığı kişi dâhil birçok yoldaşını, daha sonra ölüme gönderme aşamasına nasıl geldi dersiniz? Bolşevik Komünist Partinin öğretilerinde, kişilere baskı ve şiddet uygulanacağına ilişkin bir eğitim verildi de bizim mi haberimiz yok? Demek ki partileşme sürecinde, devrim sonrasını başarıyla yönetecek kadroların yetişmesinde eksik olan bir yan var! Bu eksiklik de devrim öncesinde yani işin başında, kadroların komünist değerler açısından eğitimini, gelişimini sağlayan ve onları içsel devrim sürecine yönlendiren planlı bir stratejinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. İçsel devrimin, diğer bir ifadeyle komünist özelliklerin değiştirici ve geliştirici özelliği-gücü nerden geliyor?
Bunu da ayrı bir başlık altında ele alıp, devrim öncesi hangi ilke ve adımları takip edelim ki komünist değerler, kadrolar içinde yeşersin ve milyonlara ulaşabilsin. Daha da önemlisi; geri dönüşü olmayan devrimler ve komünist kadrolar için gerekli notları çıkartmış olalım.
* false-flag: İstihbarat dünyasında en büyük sahte bayrak operasyonlarından birisini 1960-64 yıllarında Hindistan’da Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA Duanne Cleridge (1968-72’ CIA Türkiye görevlisi) önderliğinde yapmıştır. Hindistan’da Kongre Partisi’ne karşı güç kazanan ve seçimleri alma ihtimali baş gösteren Hindistan Komünist Partisi’ne (IKP) karşı, parti içi muhalif bir kanada Çin Komünist Partisi kimliğiyle yanaşan Amerikan ajanları, dünyanın (daha sonra Asya’da, Avrupa’da tabii Türkiye’de pek çok Maocu partinin kuruluşuna model olacak) ilk Çin yanlısı, Maocu komünist partisinin (IKP-Marksist Leninist) kurulmasına vesile olmuş, böylece Kongre iktidarı karşısında sol oyların bölünmesini sağlamışlardır. ‘Revizyonist ve devrimci ruhtan uzaklaşmış’ Moskova’ya tepkili Hint komünistleri, tamamen CIA senaryosu bir oyunun aktörleri oldukları sırada, sahnenin de, senaryonun da halk devrimi ruhunu temsil ettiğine inandıkları Çin Komünistlerine, Mao’ya ait olduğunu düşünüyordu. (BAK: sahte bayrak-Vikipedi) Ülkemizde de bu görev sanırım Perinçek’e verildiğini ve görevinin deşifre olması sonucu ait olduğu saflara yani devletine geri döndüğünü görüyoruz. Yeni bir false-flag’ın, sanırım komünist hareket güçlendiğinde tekrar örgütleneceğinden emin olabiliriz.