Devrimcilerle CHP’nin ilişkisi hep iki zıt bakış açısını taşıya gelmiştir. Bu iki bakışın dışında sağlıklı bakış açıları olsa da bunlar örgütlü bir güç olamadıkları için pek etkili olamamışlardır. Bir tarafın olumsuz bakış açısını, daha önce verdiği sözlerin hiçbirini 1921 yılı itibariyle tutmayan partinin öncü kadrolarının (esas olarak da M. Kemal’in) hazırladığını söyleyebilirim. Ayrıca cumhuriyetin ilanı da bazıları açısından, destek için yeterli gözükmektedir. Sonuçta devrimciler açısından ortaya iki zıt tavır çıktığını görüyoruz: 1- CHP faşisttir ve 2- CHP devrimcidir. Duyguların hâkim olduğu bu tespitleri, bugünkü ülke şartlarını da dikkate alarak, acil olarak analiz etmemiz gerekiyor.
Sevgi ve nefret duygusu, devrimci mücadelenin de kaçınılmazıdır. Fakat belirleyicisi olamaz. Mücadeleyi devrimci yapan duygular değil, emekçi ve ezilen kitlelerin çıkarını gözeten akıl ve mantıktır. Duyguları aklın emrine veren Marxist ilkeler takip edildiği için, devrimler başarılmıştır. CHP’yi tahlil ettiğimizde ortaya çıkan tablo ise şöyle:
CHP’yi sınıfsal-siyasal ve sosyal açıdan irdelediğimizde;
- CHP, programı, uygulamaları ve çağrılarıyla sermayenin partisi olduğunu açık biçimde ortaya koymuş bulunuyor. Sermaye sınıfı ile emekçileri, devlet ile ezilenleri uzlaştırma politikaları bunu yeterince gösteriyor. Ayrıca kapitalist sistemin göz bebeği Sosyalist Enternasyonal’e üyelik ve liderlerin konuşmaları da bu konuda tartışılacak bir şeylerin olmadığını bize zaten söylüyor.
Ayrıca tarihsel ajandası da onu deşifre eden uygulamalarla dolu!
- Komünistleri, demokratları, aydınları baskı altına alan, öldüren veya hapse atan,
- Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını ret eden, Türkler dışında ulus tanımayan, bu alanda ırkçı bir anlayışla kitlesel katliamları hayata geçiren,
- Feodalizme karşı bir programı ve mücadelesi bulunmayan,
- Dini, devletin beynine yerleştirerek laik olmayan bir ucube sistemi kuran,
- Kapitalist-emperyalist sistemi tercih eden,
- Tek adam sistemini ve demokratik olmayan cumhuriyetçiliği kuran,
- 1915 Soykırımını savunan,
- Emekçilerin değil Paşa-Ağa ve toprak sahiplerinin çıkarlarını gözeten, vb.*
Sanırım bunlar yeter!
- Madalyonun bir de arka yüzü var:
- Sultanlık yerine, biçimsel de olsa Cumhuriyeti ilan eden,
- Köy Enstitüsü gibi kurumları kuran,
- Modern yaşamı yüzeysel(harf-kadın hakları-kıyafet vb. gibi) de olsa inşa eden,
- Özellikle Ecevit iktidarından sonra emekçiler, yoksullar ve aydınlar arasında önemli mevziler edinen,
- ABD’ye rağmen Kıbrıs çıkartmasıyla, halk tarafından antiemperyalist kulvara taşınan,
- Giderek devletin(ki CHP’nin kurucusu olduğu devletin) baskı ve şiddetinden kaçan solcuların, aydınların ve Alevilerin kerhen katıldığı bir liman haline gelen, vb.
Yukarıda ki CHP’nin iki zıt uygulaması ve de daha da önemlisi, devletin sürekli gündemde tuttuğu işkence, suikast ve katliamları da doğal olarak iki farklı görüşün güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oluyor. Dolayısıyla devlet korkutarak, emekçi sınıfların çıkarlarını dikkate almayan siyasi bir körlüğü besliyor ve devrimcilerin birliğini dinamitliyor. Bu iki sakat bakış açısının da ortak noktası aynı: Siyaset ve siyasi mücadele, emekçi kitlelerin çıkarları açısından ele alınmayıp, duygular ve faydacılık yoluyla sürdürülüyor. Sonuçta emekçi sınıfların siyasetinin örülmesi ve geliştirilmesi için gerekli taktik adımlar atılamıyor ve sermaye sınıfı bundan azami oranda yararlanıyor. Bu konuda devrim tarihinden iki çarpıcı örnek vererek, CHP gibi kitleler üzerinde etkili olan ‘Sol’ ve ya ‘yurtsever’ siyasi hareketlere karşı izlenecek politik tavırlara açıklık getirebileceğimizi umuyorum.
Birinci örnek Sovyet devriminden;
Tarih: 1917 Şubat burjuva devrimi ile 1917 Ekim proletarya devrim arası. Lenin, Avrupa’dan ülkeye geldiğinde ülkede ikili bir iktidar vardı. Bir yanda Çarlığı deviren burjuva iktidar, diğer yanda da işçilerin, köylülerin ve askerlerin Sovyetleri bulunuyordu. Lenin Mart ayında ülkeye geldiğinde Bolşevik örgütü yöneten Stalin ve Kamanev, Menşeviklerle birlik için adımlar atmaya ve geçici hükümeti destekleyen açıklamalar yapmaya başlamışlardı bile. Lenin bu tavrı şiddetle eleştirdi ve sadece iki işçi lideri tarafından desteklendi. Bir haftalık yoğun tartışma sonrası partinin çoğunluğunu ikna eden Lenin, Nisan tezlerini sunarak eski taktikler yerine yeni taktik adımlar önerdi**. Bu tezler, komünist hareketin bağımsız şekilde örgütlenmesi ve iktidara karşı mücadelesinin şifrelerini veriyordu. 1917 Nisan ayından Ekim ayına kadar koşullara bağlı olarak değişen sayısız taktik adımlar ortaya çıktı. Bunların içerisinde birbiriyle zıt iki taktik adımdan bahsetmek istiyorum:
Birincisi, Nisan tezlerinde ifadesini bulan, burjuva iktidara ve destekçilerine karşı savaş ve bağımsız örgütlenme tezlerinden oluşuyordu.
İkincisi ise, Kerenski’nin burjuva iktidarıyla zorunlu bir uzlaşma adımıydı.
25 Ağustosta başkomutan Kornilov, beceriksiz olarak gördüğü burjuva Kerenski iktidarının yerine, Çarlığı tekrar kurmak, Sovyetleri dağıtmak için ayaklandı. Kerenski, yardım çağrısında bulundu. Bolşevikler, Lenin’in önerisiyle bu çağrıya olumlu cevap verdiler. Pedrograd işçileri ve askerler, kızıl ordu birliklerini kurup savaşarak, ajitasyon ve propagandalarıyla Kornilov saflarının çözülmesini sağladılar.
Sonunda Mart ayında Sovyetlerde %15-20 oranında olan Bolşevikler, Ekim ayına gelindiğinde %70-80 oranında ezici bir çoğunluğa ulaşmayı başarmış oldular. Yani devrimin öznel hazırlığını bu gelişmiş siyasi taktik adımlar oluşturmuştu.
İkinci örnek Çin devriminden;
Japonya 1936 yılında, tüm gücüyle Çin işgalini genişletmeye başlamıştı. Ülkede, bu tarih itibariyle savaşan iki büyük siyasi güç vardı: Çin Komünist Partisi ve Çin Milliyetçi Partisi(Kuomintang). Daha önceden, Komünistler mücadele süreci içinde, Kuomintang tarafından kitlesel katliamlara uğruyor, asit kuyularına atılıyorlardı. Mao ve arkadaşları, Uzun Yürüyüş adı verilen kırsal alanlara çekilerek bu katliamlardan kurtulabilmişlerdi ancak. Sonuçta, Japonya ülkeyi işgal ettiğinde, işgale karşı komünistler tüm güçleriyle savaş veriyorlardı. Diğer tarafta kendilerine bağlı askeri birliklerden çoğu işgale karşı koymaya çalışırken, Kuomintang’ın merkezi ise, Japonya ile uzlaşma siyaseti izliyordu. Japonya, işgalini ülkenin içlerine doğru geliştirmişti. Bu tarihi anda(Japonya’nın ilerlemesi karşısında) Mao, “Kuomintang ile uzlaşarak işgale birlikte karşı koymalıyız” taktiğini partide savunmaya başladı. Parti içinde ki çoğu komünist lider, geçmişte yaşanan katliamları ileri sürerek bu ittifaka şiddetle karşı çıktı. Japonların ilerleyişinin durdurulamaması sonucu, Mao’nun görüşü parti içinde giderek çoğunluğu oluşturdu ve Kuomintang’a ittifak teklifi yapıldı. Kuomintang’ın lideri Çan Kay Şek, bu teklife karşı çıksa da cephede savaşan generallerinin baskısıyla bu ortaklık kurulmuş oldu. Günün sonunda Japonlar yenildiler ve çekildiler. Japonların kovulması sonrası ülkede bu iki büyük siyasi güç arasında iç savaş başladı. Ama daha önemli bir şey oldu: Kuomintang’ın önemli, dürüst ve yurtsever güçleri, daha tutarlı ve örnek davranışları olan Komünist partiye katıldı ve iç savaş komünistler tarafından kazanıldı: İşte devrimin öznel hazırlığını bu siyasi taktik adım oluşturmuştu.
Devrim tarihlerinin bize söylediği şuydu: komünist kişilik veya siyasi yapı, cesaret(devrimcilik) ve aklın(gelişmiş siyasetin) birlikteliğinin bir ürünüdür. Bu iki özellik, tek başlarına başarıyı sağlayamayan tek kanatlı kuşlar gibidir.
CHP’YE KARŞI TAKTİK ADIMLAR
Yukarıda ki örneklerden yola çıkarak sınıf mücadelesi bize şunları söylemektedir: siyaset, koşullar ve şartlar dikkate alınarak belirlenir. Bu taktik belirlemeler, mağduriyet gibi duygusallıklar ile değil, akıl ve mantık gibi gerçekler gözetilerek oluşturulur. Sermaye sınıfı ve emperyalist güçleri alt etmenin biricik yolu budur. Çünkü kendini yurtsever ve ya Sol olarak gösteren ikiyüzlü hareketler, milyonları etraflarında toplamışlardır. Kitleleri saflarımıza kazanmak için, Marxist çalışmanın temeli olan devrimci ruhu, gelişmiş siyasi adımlarla birleştirmek esas olandır.
Şimdi bu genel ilkelerin ışığında, CHP’ye karşı taktik adımın ne olması gerektiğini netleştirmeye çalışalım. İçinde olduğum iki örnek vermek istiyorum.
Birinci Örnek, 12 Eylül darbesinin ağır baskı, şiddet ve korku imparatorluğunun olduğu 1985 yılı sonrası yaşandı. On binlerce devrimci, bu baskılardan korunmak için SHP saflarına katılmıştı. Bağlı olduğum örgüte, SHP saflarına katılmış olan geçmişteki örgütlerin militan ve sempatizanlarını tekrar devrim saflarına kazanmak ve de legal mücadele alanında kitlesel mevziler kazanmak için SHP içinde örgütlü çalışmayı önerdim. Fakat örgüt bu önerimi ret etti. Ret etmekle kalmadı, beni ‘sosyal demokrat’ ilan ederek***, örgütten attılar.
İkinci Örnek; herkesin yakından bildiği ÖDP projesiyle ilgilidir. İlk çalışmayı ve fikri ortaya koyup, ‘demokratik legal parti gerekli’ diyerek yola çıkmamın nedeni, 1994 yılında CHP’nin parlamento dışı kalmasıydı. Bu çalışma için yola çıktığım çekirdek kadro, 68’li arkadaşlardan oluşuyordu. Hepsi de iyi niyetli ve ileri birer devrimci olmalarına rağmen, komünist taktiklerden ve özellikle de ülkedeki devrimci örgütlerin sekter niteliklerinden habersizlerdi. Sonuçta karşı çıkmama rağmen grupların örgütlenmeye katılmalarını kabul ettiler. Sonuçta emekçi kitleler adına attığımız bu örgütlenme, bu gruplar tarafından yok edildi.
Bugünkü durum:
Bugün ülkemizde çeyrek asır iktidarda olan ırkçı ve sağcı bir rejim bulunuyor. Anti demokratik ve kitleler lehine olmayan adımlar, giderek kurumlaşmış bulunuyor. Daha önce NATO konsepti gereği ihtiyatlı davranan rejim, ABD’nin son Trump doktrininden sonra artık çılgınca adımlara hazırlanıyor. Çünkü bu strateji, Avrupa’nın ve NATO’nun ‘demokratik’ değerlerini görmezlikten geliyor.
Faşist Rejim, adım adım ilerliyor: Baskı ve şiddet devlet eliyle her yerde; aydınlar, gazeteciler, kadınlar, iş adamları, siyasi liderler ve sıradan insanlar baskı altında ve cezaevinde. CHP’li liderler içeri alınıyor ve parti, rejim taraftarı CHP’liler aracılığıyla ele geçirilmeye çalışılıyor. Kürd halkı, ABD’nin (tabi İsrail) planlarına uygun olarak adım adım emperyalist kampa aktarılıyor. Bu proje Suriye de tamamlanmış, fakat ülkemizde Bahçeli, APO ve DEM’li liderler devreye girmesine rağmen henüz tamama ermiş değil. Kürd halkı çoğu devrimcinin bile fark etmediği şu gerçeği görüyor: ABD ile İsrail, güya Kürdleri koruyan taraf iken, Kürdlere baskı yapan taraf ise, Türkiye ve Suriye’nin yeni iktidarı. İşte bu rol dağıtımı sorunun esasını oluşturuyor. Çünkü Türkiye ve Suriye iktidarından Kürdlere baskı yapmasını gizlice isteyen ABD rejimidir. Sonuçta Kürdler, ırkçı rejimden kaçıp ABD ve İsrail’in kucağına koşmak zorunda kalıyorlar. Bu taktik, tıkır tıkır işledi ve Kürdler Suriye de bu taşağa düştüler. Ülkemizde ise rejimin niteliğinden dolayı Kürd halkı bu zokayı henüz yutmuş değil.
Ülkemizde ki gelişen bu faşist uygulamalara, var veya yok olma noktasında olduğunu gören CHP, milyonları sokaklarda toplayarak direniyor. Proletarya hareketinin H’sini bile ulaşamamış bazı devrimci güçler, bir yanda ‘Terörsüz Türkiye’ projesine destek vererek emperyalist projenin peşinden gidiyor, bir kesim ise okun ucunu iktidara değil, CHP’ye yönelterek sonuçta devrim mücadelesi açısından hayati önemdeki anın siyasi taktiğini ıskalamış bulunuyor.****
Devrimci güçler ya mevcut rejimi değiştirmek için harekete geçecekler(ki böyle bir gücün esamisi bile yok), ya da bu büyük tehlikeye karşı direnenlerle birlikte olacaklar. Ayrıca CHP iktidarı da her sorunun çözüldüğü güllük-gülistanlık bir dönem olmayacak. Teşbihte hata olmaz: hele önce başımızdaki şu Japon(!) işgalinden kurtulalım, Koumintang(!) ile zamanı geldiğinde hesaplaşırız!
*Bu konudaki alıntıları ve belgeleri GEÇ KALMIŞ ULUSLAŞMA SÜRECİNDE AVRUPA, OSMANLI, TÜRKLER VE KÜRDLER kitabımdan veya PARADİGMANIN İFLASI-Fikret Bakaya, yine Yanlış İliklenen Düğme-ERDOĞAN AYDIN’ın kitaplarından okuyabilirsiniz.
**Bu taktik adımlar ülkemizdeki geçmişteki komünistlerin hiç umurunda bile olmadı. İstanbul ve yurt dışı TKP’li yöneticiler, burjuva hareketi kayıtsız şartsız desteklemeye devam ettiler. Çerkez Ethem hareketiyle birleşip bağımsız bir hareket için adım bile atmadılar.
***Bu komik yakıştırma, güncelliğini koruyor. Almanya’da yapacağım toplantıyı düzenleyen arkadaşa gelip ‘o CHP’lidir’ diyerek konuşmamı engellemeye çalışanlar veya yapacağım toplantıları yasaklayanlar hala ‘devrimci’ faaliyetlerine devam ediyorlar.
****Almanya’da1930’lardan itibaren Komünistler, Hitlerin SS’leri ile anlaşarak, Sosyalistlerin toplantılarını basıyorlardı. Sonucu gördük!