KÜRD ULUSAL MÜCADELESİ VE AYDINLARIMIZ
GİRİŞ
Bu başlık altında not etmemiz gereken en çarpıcı gerçek, 1960 yılına kadar Kürd ulusal mücadelesiyle, komünistler dâhil hiçbir aydın kesimin, bırakın ilgilenmeyi, bu konuda tek bir laf bile etmemiş olmalarıdır. Bu konuda tek istisna 1930’ların sonlarına doğru, H. Kıvılcımlı’nın bu konuda ki çalışmasıdır. Ne var ki Kıvılcımlı, bu görüşlerini devam ettirmemiş ve de herhangi bir ajitasyon ve propagandası da olmamıştır. Bu dönemde belirleyici siyasi tavır, egemen sağ partilerin Kürd halkını istismar eden çalışmalarıdır.
1961 Anayasasının Kürd halkının ulusal taleplerine yönelik yasakçı tavrına rağmen, getirdiği nispi özgürlük ortamında, Kürd ulusal mücadelesinin, 68 gençlik rüzgârının da etkisiyle geliştiğine tanık oluyoruz. 1960 yılı öncesi 59’lular adı ile tanınan davada belli bir Kürd aydın kesimi yargılanmış da olsa, Kürd özgürlük hareketinin, esas olarak 1960 sonrasında öğrenci Kürd liderlerin yanında, Musa Anter gibi etkin birçok aydını ortaya çıkarttığına tanığız. Bunlar içerisinde şüphesiz gururla değinmemiz gereken bir aydın da İsmail Beşikçi’dir. Çünkü o, Kürd sorununa değindiği için yıllarca hapis yatmış olan bir Türk aydınımızdır.
12 Mart darbesi, devrimci saflarda yarattığı kısa bir sarsıntıdan sonra, sosyalistler ve Kürd halkının mücadelesinde çok hızlı bir yükselişe neden olmuş fakat 12 Eylül darbesi, orantısız olan bu gelişmeleri hızla söndürmüştü.
Kürd ulusal mücadelesi açısından esas dönüm noktası PKK gerçeği ile başlamıştır. Bu hareket, birçok yanlışı ve eksikliği içermesine rağmen, Kürd halkının hiçbir zaman ve hiçbir ülkede başaramadığı birlik sorununa çözüm getirmişti. Fakat konumuz açısından ele almamız gereken en önemli sorun, başta sosyalistler olmak üzere aydınların özgürleşme ve gelişme süreci, tıpkı devrimci grupların içlerinde ve arasında olduğu gibi, Kürd hareketi içerisinde de PKK nedeniyle gerilemişti. Örnek vermek gerekirse; Kürd özgürlük hareketi içinde yer alan hiçbir aydın, Öcalan’ın yanlış olan görüşlerini eleştirememektedir. En çarpıcı olan da kendine Marxist diyen aydınların, Öcalan’ın anti Marxist tezlerine değinmemiş olmalarıdır. Burada bahsedilen elbette ki egemen güçlerin istismar edeceği anlamda APO’nun kişiliğinin eleştirisi veya ona saldırıyı içeren ifadeler değildir. Burada konu edilen yaklaşım, onun eğer varsa yanlış olan görüşlerinin bilimsel eleştirisidir. Bu Marxist yaklaşım olmadığı müddetçe(ki bu yaklaşım Marx-Engels ve Lenin gibi komünist liderlerin görüşleri için de geçerlidir) Kürd ulusal mücadelesinin önündeki bu önemli biat duvarı yıkılmaz ve hızla sosyalizm şeridinden karşı şeride geçiş farkına varmadan gerçekleşmiş olur. Tıpkı Rojava’da olduğu gibi! Çünkü tartışmanın olmadığı yani suyun akmadığı durgun siyasi sularda canlılık olmaz. Ve egemenlerin kurnaz taktikleri karşısında Kürd demokrasi hareketi, Rojava’da olduğu gibi ülkemizde de kendini anti demokrasi mücadelesinin içinde bulur ve ilişkili aydınlarımız bunun farkında bile olmazlar. Örneğin ABD, Suriye’de ki Kürtleri, Türkiye iktidarı vasıtasıyla kontrolünde tutmayı başarıyor. Çünkü Türkiye’nin Rojava ’ya saldırılarını organize ve koordine eden ABD’dir. Bu sayede Kürdler zorunlu olarak ABD’ye sığınma gereği duyuyorlar. Ülkemizde de Bahçeli’nin açıklamasıyla ortaya çıkan benzer bir süreç başlatılmış bulunuyor. Kürd aydınları ve PKK, ‘A. Öcalan’a özgürlük’ içeren kendi taktikleriyle, bir güreşçi deyimiyle söylersek kendi oyunlarıyla, iktidar tarafından kündeye (sırtını yere) getirilmek istenmektedir. “Kürd sorunu falan yok, güvenlik sorunu var” diyen Bahçeli’nin önerisine göre Öcalan, DEM grubunda konuşma yaparak örgütü dağıttığını açıklamalıymış. Bu öneriye evet diyecek olan Kürd özgürlük hareketinin sırtının yere yapıştırılacağı ve uzun dönem kendini toparlamayacağı açıktır. Hatta bölüneceği de kesindir. Bu nedenle ‘Öcalan’a özgürlük’ içeren bu taktik, Kürd Özgürlük hareketinin temelden yanlış bir hamlesidir. Çünkü siz eğer mücadele ederek demokratik hak ve özgürlüklerinizi elde etmişseniz, zaten Öcalan’da bu haklardan yararlanacak olan ilk kişidir. Ama ‘APO’ya özgürlük’ sağlandığında, Kürd halkına hiçbir hak ve özgürlük verilmeyecek ise, o zaman ‘APO’ya özgürlük’ ne anlam ifade ediyor? Hiçbir şey! Bunu zamanında söylediğimizde bizi bir sürü saçma yakıştırmalarla suçlayanlar, umarım yol yakınken bu taktiğin bir tuzak olduğunu anlarlar. O açıdan APO’ya özgürlük, Kürd halkının hak ve özgürlüklerinden ayrı ele alınamaz. Bu konuda Kürd aydınlarında ki sevinç çığlıklarının buz gibi don kesileceği süreç ne yazık ki yaklaşmaktadır. Öcalan’ın tavrı ise bilinmemektedir.
AYDINLAR
Konumuza dönecek olursak; Kürd siyasi mücadelesine omuz veren ve içinde toplanan devrimci aydınları ve örgütleri değerlendirmeye aldığımızda, bu konuda olumlu ve olumsuz birçok gelişmeye tanık olmaktayız. Olumlu örnek olarak bir aydını örnek verebilirim: Bu kişi Bahattin Günel’dir. Devrimci mücadele içinden gelen Günel, kimsenin gitmeye ve yanaşmaya cesaret etmediği (her gün Kürdlerin kaçırılıp öldürüldüğü, köylerinden sürüldüğü ve b.. yedirildiği 1990’lı yıllar boyunca) ve de Kürd hareketinin henüz parlamentoda güç olmadığı bir dönemde, onlara katılarak bu konuda öncü bir rol oynamıştı. Bu katılım onun yetenekleri sayesinde Genel Başkan Yardımcılığı ile taçlanmışta olsa hiçbir dokunulmazlığın ve artıların olmadığı bir dönemi içermesi(ki birkaç suikast girişiminden de kurtulmuştu) açısından not edilmesi gereken gerçek devrimci bir dayanışma örneğidir.
Genelde olumlu olmasına rağmen özelde olumsuzluklar içeren ikinci örnek ise ileriki dönemlerde(2000 yılları sonrası) özellikle devrimci aydınların Kürd hareketine katılımları, daha çok hareketin gücüyle doğru orantılı olarak gelişmiştir. Bu katılımları, parlamentoda bir güç olunmadığı dönemler içinde göremiyoruz*. Örgütsel birliktelikler ve tek tek aydınların katılımları; aslında hem devrimci mücadelenin gelişmesini amaçlayan, hem de Kürd Hareketinin %13’lere varan gücünü hesaplayan anlayışların bir ürünü olarak okunmalıdır. Kürd ulusal özgürlük mücadelesi içinde yer almak, hem demokrasi mücadelesini yükseltmek hem de buradaki gücün komünist hareketin gelişmesinde bir manivela olması açısından elbette ki önemlidir. Kürd ulusal hareketinin içinde yer almanın getirdiği riskleri göze alan bu aydınların bir kesimi, aslında emekçi sınıf aydınları olup, devrim hedeflerine ancak güçlü Kürd potansiyeli içinde yer alarak ulaşabileceklerini düşünenlerden oluşmaktaydı. Ne var ki Kürd ulusunun özgürlük mücadelesine şu veya bu şekilde katılan aydınlarımızı ve grupları analiz ettiğimizde, Kürd ulusal özgürlük mücadelesinin sınıfsal temelini(Kürd ve Türk proletaryasının örgütlenmesini), hem ezen(Türk) hem de ezilen(Kürd) halkın içinde kuramadıklarını görüyoruz.
*Kürt Özgürlük Hareketinin henüz parlamentoda bir gücü olmadığı dönemde (2008 yılında) Nurettin Demirtaş bana ortak çalışmayı teklif etmişti. Ben de seve seve bu teklifi kabul ettim. Fakat ona tek şartım olduğunu belirttim: “ Yanlış gördüklerimi eleştirme özgürlüğüm olduğu ve de bize kimsenin müdahalesi olmadığı müddetçe ben bu mücadelenin içinde varım” demiştim. Bu konuda Nurettin bir gün sonra “hiçbir sıkıntı yok” diyerek cevap vermişti. Biz onun Ankara’da ki bodrum kattaki evinde birlikte kalacaktık. Ben ayrıca yaklaşımımın daha iyi anlaşılması ve ilerde dostluklara zarar gelmemesi açısından“ Öcalan’ın da görüşleri ve tavırlarında herhangi bir yanlışı görürsem de eleştiri konusu yapacağımı” ilettim N. Demirtaş’a. O günden sonra Nurettin’i, ancak Tokat’ın bir ilçesinde askerliğini yaptığı sırada ziyaretine gittiğimde gördüm.
Herkes düşüncesini özgürce belirtmeli, burası özgür kürsü olmalı. Ancak etik olmalı
Herkes düşüncesini özgürce belirtmeli, burası özgür kürsü olmalı. Ancak etik olmalı, birlikteliklere zarar vermekten kaçınılmalı.