AYDINLARIN HİKÂYESİ-II

EGEMEN ‘SOLUN’ ETKİSİNDE Kİ AYDINLARIMIZ VE CHP

Aydınlarımızın başka bir kesimi de, İttihatçı geleneğin devamı niteliğinde olan ve onun devlet kimliğini, refleksini en iyi ifade eden, Ermeni-Rum-Kürd vb. halklara karşı düşmanca düşünce içinde olan Tekçi Üniter devletin ‘Sol’ fraksiyonun oluşturan CHP ve de Cumhuriyetçi-Atatürkçü siyasilerin yanında yer alanlardan oluşmaktadır. Konumuzu ele almadan önce belirtmeliyim ki; ‘Sol’ bloktaki egemen güçler(CHP ve Cumhuriyetçi milliyetçiler) ile sağcı egemenler arasında derin farklılıklar varmış gibi gözükse de gerçek böyle değildir. Çünkü her iki tarafta Türk-İslam Sentezi yani Tekçi Üniter devleti özünde savunanlardır. Fakat egemenlerin bu iki kesiminin etkisindeki aydınlar arasında ise önemli bir farklılık vardır. Egemen ‘Sol’un etkisindeki aydınlar, var olan sistemin tüm eksik ve yanlışlarını sağ iktidarların sırtına yıkarak, rejimin faşist uygulamalarını görmezden gelip, onu fanatik şekilde savunurlar. Örneğin ezilen ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkını sözde savunur fakat Kürd ulusuna bunu tanımazlar. Egemen sağın etkisi altındaki aydınlar ise, ‘sol’ aydınlar gibi tekçi Üniter devlet anlayışını savunmazlar ve Kürd halkına sınırlı da olsa özgürlük verilmesini isterler. Fakat onların bu istekleri İngiltere-İspanya gibi Avrupa ülkelerinin uyguladığı Çoklu Üniter Devlet modelinden öteye gitmez. Konumuza dönecek olursak; egemen ‘solun’ etkisindeki aydınların ve CHP’nin durumu aşağıdaki gibidir.    

‘Sol’ bloktaki aydınlar güya cumhuriyetçidir. Ama onların anladığı cumhuriyette uluslara ve halklara baskı ve şiddet vardır, onların anlaştıkları bu Atatürkçü cumhuriyette, Alevilere-Kürdlere, kadınlara ve dezavantajlı kesimlere ötekileştirme uygulanır. Fakat sadece lafta bunlara karşı çıkar, çözüm üretemezler! Devrimcilere reva görülen işkence ve ölüm ise, taptıkları bu devletin rutin ve vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Cumhuriyetçilerin kutsadığı bu devletin bürokrasisi, emniyeti ve ordusu; devletin soyulmasına, hırsızlığa, yolsuzluğa hatta her türlü uyuşturucu-mafya vb. ilişkilere, doğayı, denizleri ve insanları tahrip etmeye karşı sesini çıkaramazken(hatta tahripçileri halka karşı korurlar), devrimcilere ve demokratlara karşı Arslan kesilir. Burada durup, Egemen ‘Sol’un ve ‘Sol’cu aydınların kafalarda ve yaşamda oluşturdukları gerçek olmayan algılara bakmamız gerekiyor.

Bu algılar, incelediğimizde de göreceğimiz gibi derin çelişkileri içinde barındırmaktadır.

Birinci çelişki; devleti Atatürkçülük veya cumhuriyet adıyla savunan kişi ve kurumlar, bu devletin 1915 Nisan ayında yaptığı soykırımı kabul etmezler. Onlar Kürd ulusunun haklarından ve onlara yapılan katliam ve baskılardan da asla bahsetmezler. Hatta illerin gerçek isimlerinin söylenmesine bile karşıdırlar. Örneğin Tunceli’ye Dersim derseniz Yılmaz Özdil gibi yarı aydınlar kıyameti koparırlar. Bu vb. aydınlar kanlı cumhuriyetin muhafızlarıdır. 1968 kuşağından arkadaşımız Deniz Gezmiş’i zevkle anarlar ama onun asılırken ‘yaşasın Kürt halkının mücadelesi’ yönündeki sözlerini asla duymazlar. Devletin katlettiği Mahir Çayan ve arkadaşlarımızı ise ağızlarına bile almazlar. Ama hepsi devrimci ve cumhuriyetçidir.

İkinci çelişki, seküler ve modern yaşamla ilgilidir. Bu kesim laikliği ve sosyal devleti savunur. Fakat laikliğin ne olduğundan bihaberdir. Diyanet işlerinin bir devlet kurumu olması, onlara göre normaldir. Din işlerinin devletten ayrı tutulması gerçeğine yani laikliğe gözlerini kapatan bu Atatürkçü ve Cumhuriyetçiler, şeriatçı ve hilafetçi RTE’nin, sistemi 1994’den itibaren sırf bu laiklik sisteminden dolayı ele geçirdiğini dahi anlayamayacak kadar geridirler. Yani sağcı ve gerici egemenlerin bu başarısının nedeninin, Türk usulü laiklik anlayışından kaynaklandığını bir türlü kabul etmez ve sürekli gericilerin ateşine odun taşır dururlar. Yılmaz Özdil, Uğur mumcu gibi sayısız yarı aydın ve CHP’li yöneticiler, ülkede ve sistemde var olan sakatlıkların ve çürümenin kaynağının cumhuriyetin demokratik olmadığından, Atatürk devrimlerin eksikliği ve yarım yamalak oluşundan kaynaklandığını bilince çıkartamayacak kadar sakatlanmışlardır. Ve çarpıtılmış ezberlere sahiptirler. Çünkü onlar, uluslararası gücü elinde bulunduran emperyalizmin bir kanadının yani egemen ‘solun’, ülkemizdeki temsilcileridir sadece.

Üçüncü büyük çelişki ve algı ise ekonomik programda saklıdır. Eğer bir ülkenin (ki bu ülke kapitalist veya sosyalist olsun) kalkınmasını ve gelişmesini istiyorsanız, yapılması gerekenler şunlardır: 1- fabrika yapan fabrikalar kurmak. Yani hafif değil ağır sanayii kurmayı programa almak gerekmektedir. Eğer ağır sanayi kurarsanız tüm hafif sanayinin makinelerini üretip hem bu fabrikaları kendiniz kurar hem de başka ülkelere bu makineleri satarsınız. 2- teknolojiyi bilgi temelli geliştirmek gerekmektedir. Bunun birikimiyle üretimleri, hem fiziki(cep telefonu, arabalar, uçan araçlar, bilgisayar, 3D teknolojisi vb.) hem de sanal ve bilişim merkezli( internet, sosyal ağ, sosyal medya vb. gibi) olarak ele alacak programlara sahip olmak gerekmektedir. Bu adımlardan birincisini Atatürk’ün genç Cumhuriyeti atabilirdi. Yapabildi mi? Ne gezer! Peki, CHP’nin, ‘sol’ aydınların bu konularda bir plan ve projesi var mı? Olsa duyardık herhalde!

Dördüncü bir çelişki de örgütlenme anlayışı içinde saklıdır. CHP yönetimi dâhil tüm ‘sol’ kesim, tek kişi yönetimine(monarşik yapıya) özellikle de RTE’nin kurduğu sisteme karşıdır. Peki, bu kesim ülkemizde ki 1923-50 yılları arasındaki CHP’nin tek kişi yönetimine ne diyor? Elbette ki dişe dokunur hiçbir şey! Fakat konu hatırlatıldığında şunu söylüyorlar: ‘ülkenin kuruluş aşamasında bunlar olur’. Bu mantıkla şu sonucu da kabul ettiklerini farkında değiller: ülkenin yıkılış aşamasında da bu tür tek adam yönetimi normal olsa gerek! 

Yukarıdaki bariz çelişkileri ve algılardaki sapkın düşünceleri elbette ki dile getireceğiz. Fakat sorun bunları ifade etmekle çözülmüyor. Bu konuda önemli bir ayrıntıya dikkat çekerek proletarya hareketinin çıkarları açısından sorunu ele almak gerek. Bu sorun şudur: Egemen ‘solcu’ aydınların ve de CHP’nin etkisi altında milyonlarca insan bulunuyor. Bunları, bu aydınlardan ve yöneticilerden ayrı tutmak gerekiyor. Bu açıdan cumhuriyeti, burjuva devrimlerini, seküler ve modern yaşamı benimsemiş insanları, egemen ‘solun’ etkisinden kurtaracak taktikleri ve güven harcını geliştirmek durumundayız. Bunun için:

  1. Cumhuriyet demokratik olmadıkça, yani emekçilerin-ulusların-kadınların-çevrenin ve dezavantajlı kesimlerin güvenliği ve özgürlükleri güvence altına alınmadıkça, din, devlet işlerinden ayrılmadıkça yani Diyanet işleri kapatılmadıkça, bilişim teknolojisi ve ağır sanayiye yatırım yapılmadıkça, ülkenin düzlüğe çıkması imkânsızdır. İstediğiniz kadar Atatürk’e övgüler düzün, cumhuriyetçi olun, bunlar sonucu değiştirmeyecek, aksine yeni Menderes, Demirel, Özal ve RTE gibiler bizi gelip yine yönetecektir. Ya da ‘Sol’cu bildiklerimiz sağcılaşarak(1978 Eylül sonrası Ecevit gibi), cumhuriyeti savunanların, ezilen ulusların, kadınların, doğamızın ve de emekçilerin sorunları devam edip gidecektir.       
  2. Aydınları ve geniş kitleleri etkileyen olumluluğa da dikkat çekmemiz gerekiyor. Örnek; 1923 Cumhuriyetinin bir devrim olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor. Bugün milyonlarca insanı bağlayan temel ip: Sultanlığın yıkılması ve yerine tüm biçimselliğine ve eksiklerine rağmen Cumhuriyet sisteminin kurulmasıdır. Bu, yazı boyunca anlattığım ikinci paradigmanın çıkış noktasıdır. Eğer bu çıkış noktasını dikkate almazsak; ne bugün seküler yaşamı sürdüren milyonların psikolojisini, ne Köy Enstitülerinin kuruluşunu, ne 1930’lardan itibaren Marxist klasiklerin yayınını, ne tüm biçimselliğine rağmen seçme-seçilme vb. cumhuriyet uygulamalarını, ne de Ecevit’in 1974-78 yılları arasındaki ilerici hamlelerini anlayabilir, nede İmamoğlu’nun sosyal projelerini. Dolayısıyla da egemen ‘solun’ ve de ‘Sol’ aydınların etkisindeki milyonlara doğruları gösterebilme şansımız kalmaz ve onlarla irtibatımız kaybolur.

CHP

Elbette ki CHP’nin ittihatçı karakteri, Ecevit iktidarına kadar hep belirleyici ve ön planda olmuştur. Ayrıca bugünü incelediğimizde de CHP Yönetiminin, hem tabanında ki ciddi Alevi, ilerici birikim nedeniyle, hem de toplumdaki CHP’nin üstten bakışı olan diktatör algısını ortadan kaldırmak için, rolünü dikkatli ve sosyal projeler ile birlikte icra ettiğini gözlemliyoruz. Bu konuda Kılıçdaroğlu’nun ülkücü ve sağcı kesime olan yaklaşımı yanlış ve acemi bir örnek olsa da esas olarak ‘değişim’ diyen İmamoğlu’nun sosyal atakları, CHP’nin diktatör(anti halkçı) imajını değiştirmeye dönük ciddi adımlar olarak okunmalıdır. Hatta Kürd halkına yaklaşımlarıyla da eski ezberlerinden biraz daha farklı bir noktada oldukları söylenebilir.

Ama kitleler açısından gerçek algı, ancak CHP iktidarında ortaya çıkacaktır ve bu yaklaşımın nedenleri de ancak o zaman gerçek anlamda yerine oturacaktır. Aslında CHP de, tüm titizliğine rağmen, iktidara gelebilirse eğer(ki bu konuda esas olarak ABD’nin onayı şart), tıpkı RTE’nin sağı deşifre etmesi gibi oda, iktidar döneminde devletçi ‘solun’ gerçek kimliğini(anti demokratik), daha önceki iktidar dönemlerinde yansıttığına benzer uygulamalar içine girerek ortaya koyacaktır. Bu açıdan egemen ‘solun’ Ecevit iktidarı serüvenine bakmamız yeterlidir. Başlangıçta ‘su kullanın toprak işleyenin’ diyen ve devrimcileri hapisten çıkartan Ecevit’in, büyük baskı ve ambargolara, kendisine CIA’nın organize ettiği suikast saldırısına ve değişik provokasyonlara rağmen, 1978 yılı Eylül ayına kadar direndiğini fakat bu tarih itibariyle ABD ile anlaşarak gerçek kimliğine döndüğünü görüyoruz. Ve 1999 yılında devrimci tutuklulara operasyon emri vererek, kızlı erkekli birçok gencin gazla yakıp öldürülmesine Ecevit neden olmuştur.

Dolayısıyla CHP’nin ve ‘sol’ limana sığınan aydınlarımızın durumunu analiz etmeye devam edersek sonuçta şu gerçeği görürüz:

Tıpkı İttihatçı teröründen sağ partilere sığınmış kadim halklar ve aydınlar gibi, gericilikten, irticai güçlerden kaçan Alevi, ilerici, Cumhuriyetçi kitle ve aydınlar da İttihatçı CHP’nin limanına demir atmışlardır. Dolayısıyla aydınlarımızın bir kesimi nasıl ki egemen sağdan umuda yatmışsa, aydınlarımızın bir bölümü de, egemen ‘Sol’un kanatları altına sığınmışlardır. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir